Emperyalizmin “nükleer silahların yayılmasını önleme” söylemi bir kez daha çöktü. İran’ın nükleer tesislerini aylarca bombalayan Vaşington, Suudi monarşisine uranyum zenginleştirme yolunu açan bir anlaşmayı imzalıyor.
Trump yönetimi, Suudi Arabistan’la 30 yıl sürecek kapsamlı bir nükleer anlaşmayı bugün resmen açıklamaya hazırlanıyor. ABD basınına yansıyan bilgilere göre Trump’ın onayladığı anlaşma, ortak bir “ekonomik fizibilite çalışmasının” ardından Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirme tesisi kurulmasının önünü açıyor.
Anlaşmanın en dikkat çekici yanı ise denetim rejimine getirilen sınırlamalar: CNN’in ulaştığı taslak belgelere göre anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetçilerine gizli nükleer faaliyetleri tespit etme yetkisi veren Ek Protokol’ü şart koşmuyor. Yani Riyad, Batı’nın İran’a dayattığı denetim mekanizmalarının çok daha gevşek bir versiyonuyla nükleer teknolojiye kavuşacak.
ABD ve İsrail bu yıl İran’ın nükleer tesislerini, gerekçe olarak tam da uranyum zenginleştirme kapasitesini göstererek vurdu. Aynı teknoloji şimdi Suudi Arabistan’a, hem de daha zayıf denetim koşullarıyla sunuluyor. Bölgenin fiilen tek nükleer silahlı devleti olan İsrail’in cephaneliği ise her iki tartışmanın da dışında tutuluyor.
Bu tabloyu tutarsızlık olarak okumak mümkün, ama aslında oldukça tutarlı bir mantığı var. Nükleer teknolojiye kimin erişebileceğini belirleyen şey teknik kriterler ya da uluslararası hukuk değil, Vaşington ile kurulan ilişkinin niteliği. Suudi Arabistan ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden; İran ise kırk yılı aşkın süredir karşı cephede. Fark bundan ibaret.
Arka plandaki çıkarlar
Anlaşmanın arkasındaki maddi çıkarlar da açıkça ortada. New York Times’a konuşan ABD’li yetkililer, anlaşmanın başta reaktör üreticisi Westinghouse olmak üzere Amerikan nükleer endüstrisine milyarlarca dolar kazandıracağını öngörüyor.
Suudi Arabistan yıllardır nükleer program peşindeydi. ABD açısından mesele, bu pazarı Rusya ya da Çin’e kaptırmadan kendi şirketlerine açmak. Nükleer işbirliği burada bir enerji politikası olduğu kadar, bir sermaye ihracı ve bağımlılık ilişkisi olarak da okunmalı. Otuz yıl boyunca Suudi programı Amerikan teknolojisine, yakıtına ve siyasi onayına bağlı kalacak.
Silahlanma ihtimali
Zenginleştirme tek başına silah üretmeye yetmiyor; ancak silaha giden iki ana yoldan biri olduğu da biliniyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, İran nükleer silah edinirse Suudi Arabistan’ın da aynısını yapacağını birden fazla kez, açıkça söyledi. Riyad’ın geçtiğimiz yıl nükleer silaha sahip Pakistan’la imzaladığı karşılıklı savunma paktı ve Pakistan Savunma Bakanı’nın nükleer programlarının gerektiğinde Suudi Arabistan’a açık olduğu yönündeki sözleri de bu tabloya ekleniyor.
ABD Kongresi’nde dahi anlaşmanın bölgede yeni bir silahlanma dalgasını tetikleyebileceği endişesi dile getiriliyor. Endişe yersiz değil; ama sorunun kaynağını doğru koymak gerekiyor. Ortadoğu’yu nükleer rekabete iten şey tek tek devletlerin hırsları kadar, bu hırsları kimin için serbest bırakıp kimin için cezalandıracağına karar veren güç ilişkileri. Bu anlaşma da o ilişkilerin bir ürünü olacak.




