Sol literatürde yer alan kavramlar tarihsel süreçlerin ve bu süreçler içerisinde gerçekleşen gerçek siyasal hesaplaşma ve taraflaşmaların ürünleri.
Bu kavramsal hafıza, gerçek siyasi süreçlerden elde edilen olumlu ve olumsuz derslerin kalıcılaşmasını sağlayan önemli bir mekanizma.
Ders çıkarmak yalnızca hataların tespiti ve ayıklanması anlamına gelmiyor. Sınıflar mücadesinin belirli bir zamansal ve mekansal konjonktürde ifadesini bulan dengesi ile devrim hedefi arasında kurulacak ilişkiyi ifade eden stratejik gelişkinlik de geçmiş deneyimlerin olumlu birikimlerine yaslanarak kurulabiliyor.
Dahası, geçmişin doğrularını bilerek bunları sivriltmek, yanlışları ezberleyip onlardan kaçınmaya çalışmaktan daha “hata önleyici” bir mekanizma işlevi görüyor.
Yine de, geçmiş olumsuz deneyimler ve bunların ürünü olan kavramlar tümüyle işlevsiz değil. Özellikle, aynı arkaik fikirler kendisini yeni ambalajı altında sürekli pazarlamaya çalıştığı sürece.
Kavramların yalnızca içeriği değil aynı zamanda bugün zihinlerde uyandırdığı duygu ve çağrışımların şiddeti de yine ilgili tarihsel süreçler tarafından belirleniyor.
Bu durum, hesaplaşmanın tarihsel bir ihanete tekabül ettiği uğrakların etkisinde şekillenen kavramların güncellikte kavranılmasını zorlaştıran bir yan etkiye sahip olabiliyor. Revizyonizm, oportünizm gibi kavramlarda örneğini gördüğümüz bu durum, kelimenin kendi tarihsel içeriğinden çok işaret ettiği ihaneti hatırlatmasında kendisini dışavuruyor. Bunun sonucunda, güncel bir tartışmada revizyonizm ve oportünizm eleştirilerini kullanmak okuyucu için muhatabına doğrudan “hain” demekten farksız bir durum olarak kavranabiliyor. Dolayısıyla, aslında içerik anlamında kuvvetli olan ve bugünü de açıklama kapasitesine sahip bu kavramların kullanımı hatalı bir biçimde “gereksiz bir saldırganlık” veya “içeriksiz bir eleştiri” olarak anlamlandırılabiliyor. Bu yan etkiyi önlemek, kavramın tarihsel içeriğini güçlü bir biçimde hatırlatarak ve ayrıntılandırarak kullanmak gibi yöntemleri izlemek olanaklı.
Türkiye örneğinde benzer bir durumu “Yetmez ama evet” sloganıyla hatırlanan süreç örneğinde yaşıyoruz. Bu slogan, AKP iktidarı eliyle yürütülen karşı-devrimci dönüşümde kritik bir uğrağa sol adına meşruiyet sağlama çabasına tekabül ettiği ölçüde, zihinlerdeki anlamı da neredeyse bir tür küfür veya hakaret düzeyine indirgenebiliyor. Bu nedenle, herhangi bir güncel pozisyonu “yetmez ama evetçilikle” ilişkilendirdiğimizde “tartışma adabına yakışmayan bir çiğlik sergilediğimiz” ya da “muhatabımıza bel altı vurduğumuz” düşünülebiliyor.
Bütün bu risklere karşın meclisteki çerçeve yasa oylamasına eleştirel ya da şerhli biçimde “evet” oyu verenlerin tutumu ile 12 Eylül 2010 anayasası döneminin “yetmez ama evetçiliği” arasındaki kimi ilginç ortaklıkları görmemek mümkün değil.
Çerçeve yasa oylamasının içerisine yerleştiği sürecin siyasal niteliği, temelde Kürt sorununun çözümünü değil, karşı-devrimci dönüşümün emperyalizmin yeni bölge hedefleri çerçevesinde Kürt ulusal hareketi ile kurduğu bir ittifak zeminini ifade ediyor. Bu zemin, kendisini demokratikleşme veya barış gibi kavramlarda değil, aksine yurttaşlığın ve Cumhuriyet’in tasfiye edildiği ve siyasal katılımın toplulukları temsil ettiği varsayılan elitler arası ilişkilerin düzenlenmesine indirgendiği bir tür “saray demokrasisi” zemininde gösteriyor. Siyasal karakterini karşı-devrimci bir dönüşümün verdiği bir sürecin uzantısı olan bir yasal düzenlemeyi salt maddelerinin teknik içeriğine indirgemenin ve bu içeriğin yetersizliğine şerh koyarak “evet” demenin zihinlerde pek iyi çağrışımlara sahip olmadığı açık.
Yine de çağrışımların varlığı, bu iki süreç arasında eşlik kurmak için yeterli bir zemin sunmuyor. Hatta, geçmişin “yetmez ama evetçiliği” ile bugünün “şerhlerimiz var ama evetçiliği” arasında önemsenmesi gereken farklılıklar var. Bundan dolayı, yazımıza başlığını veren sorunun yanıtı bize göre “hayır”. Günümüzde çerçeve yasaya destek veren toplulukların “yetmez ama evetçilik” ile farklılıkları benzerliklerine baskın geliyor. Bu farkın temelinde ise iki grubun karşı-devrimci dönüşümle kurduğu ilişkinin karakterindeki ayrışma yatıyor.
12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’na sol adına meşruiyet sağlama sorumluluğunu üstlenen “Yetmez ama evetçilerin” tutumu tek başına bir referandum sürecine destekten ibaret değildi. Bu sloganın temsil ettiği siyasi çizgiye yerleşen sol-liberal ve liberal grupların AKP ve Cemaat liderliğinde yürütülen siyasi dönüşüme verdiği destek, sürekli ve stratejik bir nitelik taşıyordu. İkinci Cumhuriyetçilik zemininde birleşen bu kesimler için İslamcılıkla kurulan ittifak da Cumhuriyet’in birikimiyle girişilen hesaplaşma da bilinçli bir tercihin ürünüydü. Dolayısıyla, “yetmez ama evetçiler” AKP-Cemaat eliyle yürütülen Cumhuriyet’le hesaplaşma sürecinin nesnesi değil ortağıydı. Yalnızca bir referanduma değil, bütünlüklü bir dönüşümün siyasi karakterine açıkça destek çıkıyorlardı. “Demokratikleşme” adına destek verilen bu hesaplaşmanın tam tersi yönde sonuçlar üretmesi, sloganın ve bu sloganla eşlenen kişi ve grupların itibar kaybının da temel nedeniydi.
Çerçeve yasaya eleştirilerini saklı tutarak evet diyen toplulukların konumu ise “yetmez ama evet” çizgisinin stratejik ve sürekli niteliğinden farklılaşıyor. Hatta, evet dedikleri çerçeve yasanın içerisine yerleştiği siyasi sürecin siyasi karakterinin barışı da demokratikleşmeyi de ifade edemeyeceğini belirtiyorlar. Bu anlamıyla, tarih tarafından mahkum edilmiş de olsa bir politik stratejiye sahip olan yetmez ama evetçilerden farklı olarak bir özne pozisyonuna değil, siyasi gelişmeler karşısında sürüklenen ve yalpalayan birer nesne konumuna sahipler. Bir siyasi aktörün ülkede olup bitenlerle kurduğu ilişkisi bir özne ilişkisi olmaktan çıktıkça “Kürt ulusal hareketi ile ilişkileri bozmama” gibi pragmatik sayılabilecek kaygılar, sürecin karakterine ilişkin kendileri tarafından yapılan siyasi analizlerin mantıksal sonuçlarını bile gölgeyebilen faktörler haline gelebiliyor.
Ancak, bahsettiğimiz farklılıklar, bugünün evetçiliğini makul kılmıyor. Aksine, siyasi doğrultu çizemeyerek gelişmeler karşısında sürüklenmek, devrimcilerin halka, ülkeye ve tarihe karşı üstlendikleri sorumluluklarının yerine getirilmemesi anlamına geliyor.
Devrimcilerin odaklanması gereken ana nokta, Meclis’te yüzde 83’lük bir “evet” oyu ile kabul edilen bu yasanın içerisine yerleştiği sürecin geniş halk kitleleri tarafından benzer bir heyecanla değil, aksine şüphe ile karşılanmasıdır. Üstelik bu şüpheci tutum, yalnızca tek bir kesimde değil toplumun neredeyse bütününde gözlenebilmektedir. Süreçte merkezi rol üstlenen MHP, Dem Parti ve AKP’nin tabanında dahi temkinli bir yaklaşım hakim durumda. Bu durumun temel nedenlerinden biri, 2010’larda girişilen denemelerden farklı olarak bu sefer masada yürütülen pazarlıklara toplumun geniş kesimlerini sürece ikna etmek adına özel bir çaba harcanmamış olmasıdır. Bunun yerine siyasi elitler arasında yapılan ve içeriği toplumla net bir biçimde paylaşılmamış olan çeşitli pazarlıklar, sürecin neredeyse tek mekanizmasını oluşturdu. Yurttaşlığın tasfiyesiyle ve siyasal alanın geniş halk kesimlerinden uzaklaştırılmasıyla da çakışan bu tercih, bizim adımıza da ciddi sorumluluklara işaret ediyor.
Düzenin siyasi aktörlerinin tutumu ile geniş halk kesimlerinin talep ve beklentileri arasındaki örtüşmezlik halinin yarattığı özgün siyasi müdahale kanallarını değerlendirmek ve bu kanallarda halkın yeniden siyasi bir aktör haline getirilmesinin olanaklarını üretecek siyasi enerjiyi biriktirmek, devrimciler açısından üzerinden atlanamayacak bir sorumluluktur.
Özünde sürecin taşıyıcısı olan aktörlere ve onların temsil ettikleri dönüşüme yönelik de bir güvensizliği ifade eden şüpheci tutumu “milliyetçi önyargılarla” ve “barış istememekle” eşleyerek İYİP ve ZP gibi gruplara sıkıştırılabileceğini düşünmek, devrimciler açısından kritik bir hata olacaktır. Erdoğan tarafından “Türk-Kürt-Arap ittifakı” ve “Şam da İstanbul da ortak şehrimiz” gibi ifadelerle savunulan mevcut sürecin yurttaşlığın ve Cumhuriyet’in tasfiyesine yaslanan Yeni Osmanlıcı bir çerçevenin ifadesi olduğu bir kez kavrandığında dönüşümün karşı-devrimci niteliği de anlaşılacaktır. Karşı-devrimin karşısına ise ancak devrim ve devrimciler çıkabilir.





