Türkiye, ‘stratejik düşmanı’ olarak gördüğü ülkeler ‘yıkıldıkça’, uluslararası ilişkileri sınıfsal bağlamından kopuk bir ‘jeopolitik okuma’ ile değerlendiren çevrelerin sürekli sözünü ettiği ‘denge gözeten devlet aklını’ da yitiriyor, yitirmek zorunda.
Türkiye, ‘stratejik düşmanı’ olarak gördüğü ülkeler ‘yıkıldıkça’, uluslararası ilişkileri sınıfsal bağlamından kopuk bir ‘jeopolitik okuma’ ile değerlendiren çevrelerin sürekli sözünü ettiği ‘denge gözeten devlet aklını’ da yitiriyor, yitirmek zorunda.
Dünya kamuoyu Venezuela’ya yönelik saldırılar ve İran’a ABD bombardımanı ihtimalini konuşurken, ülkemiz ise hem Baltık ve Doğu Avrupa hava sahasında, hem de Karadeniz’de ‘deniz güvenliği’ alanında daha aktif roller üstlenmeye hazırlanıyor. Elbette konu NATO’nun çıkarları…
Bunlardan birincisi, Türkiye’nin Baltık Hava Polisliği misyonunda üstleneceği görev… Türkiye, NATO’nun Baltık Hava Polisliği (Baltic Air Policing) misyonu kapsamında Estonya’daki Ämari Hava Üssü’ne savaş uçakları konuşlandıracak. Üstelik, NATO’nun Türk jetlerini ‘erkenden’ çağırdığı da basına yansıyan iddialar arasında.
“Ülkemiz, barış döneminde NATO hava sahasının korunmasına yönelik icra edilen Geliştirilmiş Hava Polisliği faaliyetine önemli katkılar sağlamaktadır” diyen Millî Savunma Bakanlığı, daha önceki ‘başarılı’ görevleri hatırlatarak, Ağustos-Kasım 2026 tarihleri arasında Estonya’da ve Aralık 2026-Mart 2027 tarihleri arasında Romanya’da hava polisliği görevlerine katılacağını açıkladı.
Baltık Hava Polisliği nedir?
NATO’nun Baltık polisliği dediği görev açık bir askeri güç gösterisi ve ‘gözetleme’ faaliyeti. Görev kapsamında NATO güçleri, Estonya, Letonya ve Litvanya’dan oluşan Baltık ülkeleri üzerinde sürekli bir hava devriyesi yapıyor.
Bu 3 Baltık ülkesinin 2004’te NATO’ya katılımının ardından NATO, bu ülkelerin kendi savaş uçağı filosuna sahip olmamalarını gerekçe göstererek görevi kalıcı hale getirdi.
Başlangıçta ‘geçici’ denen misyon, NATO’nun Rusya’ya doğru genişleme hamlesinin önemli bir ayağı haline geldi.
Misyonun resmi görevi hava sahasını ihlal eden uçaklara önleme, kimliği belirsiz uçuşların tespiti ve müttefik hava sahasının korunması olarak belirlense de, pratikte yıllardır Rusya sınırına çok yakın uçuşlar yapan NATO jetlerinin gözetleme faaliyetleri için kullanıldı.
Doğu Avrupa ve Baltık bölgesini sürekli askeri gerilim alanına dönüştüren en büyük etkenlerden sayılabilir.
‘Müttefiklik’ ilişkisi açısından düşündüğümüzde NATO, Baltık ülkelerinin savunma kapasitesinin inşası yönünde katkı sunmak yerine, onların hava sahasını dönüşümlü olarak büyük NATO ülkelerinin savaş uçaklarıyla doldurdu ve açık bir askeri bağımlılık ilişkisi kurdu. Bu açıdan bu misyon, ‘müttefiklik’ kavramının esneyebileceği yerleri göstermesi bakımından da simgesel…
Bu düzende Baltık devletleri gibi ‘küçük güçler’, korunan müttefikler olarak gösterilse de savunma doktrinleri NATO çıkarlarına tam bağımlı ve olası sıcak çatışmada ilk hedef olacak ‘tampon bölgeler’ haline getirildi.
Barışı koruyan değil, barışsızlığı yöneten, savunmayı değil, savaş planlarını hazırlayan, ‘müttefikleri’ koruyan değil, büyük güçlerin çıkarlarına bağlayan bir tam bağımlılık mekanizması…
Baltık Hava Polisliği’nin merkezi, Litvanya’daki Siauliai Hava Üssü. Burası sürekli olarak NATO üye ülkelerinden uçakların konuşlandığı, füzelerin depolandığı, NATO standartlarında radar, komuta-kontrol ve ikmal altyapısının inşa edildiği, Litvanya’ya ait görünse de fiilen NATO tarafından yönetilen bir üs. Litvanya bu üste hangi uçağın, hangi silahla, hangi hedefe karşı havalanacağına karar veremiyor.
Misyonun ikinci önemli üssü ise, Türk jetlerinin bu yıl gideceği yer olan Estonya’daki Ämari Hava Üssü. Burası da aynı şekilde, NATO jetlerinin konuşlandığı, alçak irtifalarda hareket eden potansiyel düşman uçaklarını tespit edebilen NATO AWACS uçuşlarıyla entegre ve Estonya’yı ‘ilk hedef’ haline getiren bir askeri yığılma noktası.
Misyonun destek üssü ise Letonya’daki Lielvarde üssü. Baltık Hava Polisilği misyonu için altyapısı geliştirilen bu yer, önümüzdeki dönemin ‘önemli’ üslerinden olmaya aday.
Misyon ‘Baltık misyonu’ olsa da, etki alanı Baltık ülkeleriyle sınırlı değil. Misyonun takviye merkezi olarak kullanılan Malbork üssü de, NATO’nun Baltık misyonunun Polonya’daki arka üssü niteliği taşıyor.
Türkiye’nin katılımı
Türkiye’nin bu ve benzeri misyonlara katılımı, kendi ulusal çıkarlarından önce, aynı diğer üye ülkeler gibi, NATO önderliğinin, yani ABD emperyalizminin çıkarlarından kaynaklanıyor.
Baltık hava sahasında Türkiye’ye yönelen hiçbir tehdit yok. Yani ülkemiz, bu tür görevlerle kendisini değil, ABD çıkarlarını savunuyor. Siyasette Atlantik’e ‘kafa tutarken’, askeri alanda “Sizden asla kopmam” demenin bir diğer göstergesi.
“Tecrübe kazanıyoruz”, “Prestijimiz artıyor”, “NATO’da ağırlığımız artıyor” gibi bahanelerle propagandası yapılan bu süreç, Türk askerinin ‘beklenen büyük savaşta’ figüranlaştırılmasından başka bir anlama gelmiyor.
Ordumuz ABD ve Avrupa merkezli savaş doktrinine entegre edildikçe, siyasetimiz de, ekonomimiz de bu çıkarlara göre düzenleniyor. Bir diğer deyişle, Baltık semalarında NATO adına uçtuğumuz sürece, kendi göklerimizdeki egemenliğimiz azalıyor.
Karadeniz ‘güvenliği’
MSB’nin açıklamasında, ülkemizin Aralık 2026-Mart 2027 tarihleri arasında Romanya’da da hava polisliği görevi icra edeceğini öğrendik. Peki Romanya ne alaka?
Çünkü Romanya’da, ABD ve NATO’nun F-16’ları, İHA ve radar komuta merkezlerinin bulunduğu, NATO’nun Karadeniz kapısı diyebileceğimiz Mihail Kogalniceanu Hava Üssü bulunuyor.
Tam da ‘Karadeniz’ demişken, yine ülkemizin de katılımıyla Karadeniz konusunda düzenlenen bir başka toplantıya dikkat çekmekte fayda var.
Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’dan askeri heyetler, Ankara’da düzenlenen toplantıda ‘Karadeniz’de deniz güvenliğine ilişkin konuları ele aldı’…
Bu toplantı, Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın 2024 yılında imzaladığı Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri (MCM Black Sea) Görev Grubu Mutabakatı’nın bir sonraki adımı. Üç ülke, bu mutabakat kapsamında ‘Karadeniz’in tekrar güvenli bir bölge haline getirilmesi’ için çalışacak… Bu üç ülkenin siyasi pozisyonları düşünüldüğünde, görevin yüksek sesle dile getirilmeyen asıl amacının Karadeniz’de bir diğer paydaş ülke olan Rusya’ya karşı konumlanmak olduğunu tahmin etmek zor değil.
Öte yandan Türkiye, Karadeniz’deki NATO faaliyetlerinde Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınmak ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlaline engel olmak gibi iki unsura dikkat ettiği görülüyor.
Örneğin, 2021 yılında ABD’ye ait savaş gemilerinin Karadeniz’e gönderilmesi gündeme gelmiş, Türkiye ise Montrö’yü uygulayarak bu sınırlara dikkat çekmişti. Aynı şekilde, 2022’de Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasıyla Türkiye, Montrö’nün 19. maddesini uygulayarak boğazları savaşan ülkelere kapatmıştı.
Ancak Türkiye’ye bu ‘denge’ alanını açan dengenin bizzat kendisi ortadan kalkıyor. Bunun uluslararası nedeni olarak ABD Başkanı Donald Trump önderliğinde içine girdiğimiz yeni saldırganlık dönemi, bölgesel olarak ise Rusya’nın zayıflaması, Suriye’de Beşar Esad yönetiminin yıkılması ve İran’a yönelik saldırı hazırlığı gösterilebilir.
Yani bir diğer deyişle Türkiye, ‘stratejik düşmanı’ olarak gördüğü ülkeler ‘yıkıldıkça’, uluslararası ilişkileri sınıfsal bağlamından kopuk bir ‘jeopolitik okuma’ ile değerlendiren çevrelerin sürekli sözünü ettiği ‘denge gözeten devlet aklını’ da yitiriyor, yitirmek zorunda. Bu gidişata uzun süredir dikkat çekiyoruz.
Siyasette ne denirse densin, hangi hikayeler anlatılırsa anlatılsın, bir ülkenin emperyalizme ne derece bağlı olduğunu en iyi siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerine bakarak anlayabiliriz.
Böyle bir tabloda, bu soruya en açık yanıtı, bu yaz Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi ve ülkemizden binlerce kilometre uzaklıkta ABD için gözetleme yapacak Türk jetleri veriyor.





