Çarşamba, Ocak 7, 2026
ideo
  • Anasayfa
  • Türkiye
  • Dünya
  • Yazı
ideo
  • Anasayfa
  • Türkiye
  • Dünya
  • Yazı
No Result
View All Result
ideo
No Result
View All Result

Uçum’un Solu

Ercan Bölükbaşı Ercan Bölükbaşı
2 Ocak 2026
Yazı
Uçum’un Solu

Kendi görevlerini yerine getirmeyi önüne koymayanlara, başka projelerin ya da doğrudan halk düşmanlarının sola görev biçmesi normaldir. Uçum’un ya da bir başkasının solu olmamak için kendi hedeflerimizi ortaya koymak, kendi kavramlarımızla tartışmak zorundayız.

Bir süredir sol, sosyalizm ve hatta Marksizm ile ilgili ilginç tartışmalar yaşanıyor. İlginç diyoruz, çünkü siyasetinin merkezine toplumsal kurtuluşu almayan güçler, sosyalizmi masaya yatırıyor, onu “yanlış”larından arındırıyor ve bir tür “hakiki sosyalizm” iddiası ortaya koyuyorlar.

Tartışmaya dahil olan belki de en farklı isim ise AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanlarından birisi olan Mehmet Uçum. Uçum, sol geçmişinden de aldığı cesaretle bir AKP’li için solun ne olması gerektiğini anlatıyor, hatta zararlı sol akımların bir listesini bile veriyor.

Uçum’un bulunduğu siyasal konum itibari ile tartışmaya girmesi ise arıza sayılmamalı. Bu tarz isimler çıkar ilişkisi içerisinde oldukları egemenlere kendilerini böyle de kanıtlamak zorundadır. “Ben de bir zamanlar onlardandım ama şimdi sizinleyim” anlamı taşıyan çıkışlar bu cepheye hep katkı sağlamıştır. Her ne kadar kendisi hiçbir zaman sol açısından önemli bir isim olmamışsa da, daha fazla bilinen figürlerin sola yönelik saldırıları kolaylaştırdığı çokça görülmüştür.

Tartışmalara değinmeden önce sormak gereken bir soru var elbette.

Nereden çıktı bu sol-sosyalizm merakı? 

Dünya ve Türkiye önemli bir kırılmaya doğru gidiyor. Emperyalizmin uzun yıllardır içinde bulunduğu tıkanmayı aşmak için yeni savaşlara yönelmek dışında bir seçeneği kalmadı. Silahlanma hız kazanırken bölgemiz açısından da müdahale edilebilecek gerilim noktaları ve emperyalistlerin tarihsel olarak hedef aldığı ülkeler belli. Türklerin ve Kürtlerin bu süreçte emperyalist çıkarlar için sahaya sürülmek istendiği ise sır değil.

“Çözüm”, “barış” veya iktidarın tercih ettiği isimle “Terörsüz Türkiye”… Adına ne derseniz deyin süreç bu düzlemde hayat buldu. Bahçeli’nin çıkışının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Bu sürede somut tek çıktının Suriye’nin emperyalizm destekli cihatçı çeteler tarafından ele geçirilmesi olması rastlantı değil. Sürecin Türkiye’de ya da bölgede yaşayan toplumlara gerçek anlamda olumlu herhangi bir şey vadettiği yok.

Karşılıklı övgüler, büyük büyük sözler, dönüp dolaşıp Suriye’nin geleceği konusunda düğümleniyor. Suriye’de durum netleşmedikçe İran’a yönelik olası hamleler için adımlar atılamıyor, pazarlık masasında kimin neyi alıp vereceği belirsizliğini koruyor. Halk ise ısrarla sürecin dışına itiliyor. “Sizi çok daha büyük ve kanlı bir savaşa hazırlamak istiyoruz” demesi zor geldiğinden herhalde…

Meclis çatısı altında kurulan komisyon da bu tabloda doğal olarak herhangi bir rıza üretemedi. Kolaylaştırıcı bir rol üstlenemedi. Toplumla temas etmeyen sürece bir güven yaratılamamış olması komisyon taraflarının raporlarına da yansımış durumda.

Ortada büyük bir inandırıcılık sorunu var. Bu gibi sorunları aşmanın Türkiye tarihinde en bilinen yolu ise sol değerleri sahaya sürmek.

Özal’ın piyasacı müdahalelerine geçirilen özgürlük kılıfı, AKP’nin faşistlere karşı demokrasi kahramanı olarak sunulması, Anayasa’nın fiilen uygulanamaz hale gelmesine yol açan referandumun darbecilerin dokunulmazlığını kaldırmak olarak pazarlanması… Hepsinde belli bir rıza üretebilmek için sol değerler istismar edildi.

Bugün de geçmişte çalışan bir ezber yeniden sahaya sürülüyor. Bu durumun ülkemize özgü olmadığını da ayrıca not etmek gerekli. Sosyalizmin ve özellikle Marksizmin dünya tarihinde kurtuluş arayışında olanlar üzerindeki etkisi o kadar büyük ve kalıcı ki, bir şekilde Marx öncesi görüşleri yeniden piyasa sürenler dahi görüşlerini bir şekilde Marx ile ilişkilendirmek zorunda kalıyorlar.

Uçum’un boşlukta süzülen fikirleri

Yukarıda bahsettiğimiz ihtiyaçlardan dolayı tartışmaya dahil olan Mehmet Uçum da aslında hiçbiri yeni olmayan tezleri herhangi bir bağlama oturtmadan birbiri ardına sıralıyor:

İşçi sınıfı temelli solculuk bitti, zaten hiçbir zaman tam anlamıyla var olamadı. Teknoloji her şeyi kökünden değiştirdi. “Emek sermaye temel çelişkisinin yerini, insanın özgürleşmesiyle, baskıcı otoriteler arasındaki çelişki aldı.”  Sınıfın yerine toplum, iç sermayenin yerine küresel sermaye geçti.

Hiçbirini ilk defa duymadığımız tezlerden “özgürlük-otorite” zemini üzerinde kurulmuş olanını genelde AKP karşıtı tepkileri düzen içinde tutma görevi üstlenen liberallerden duymaya zaten alışkındık. Bir AKP’linin kaleminden çıktığını görmüş olmak ise önemli. Görünen o ki, Marksizmin ve yaklaşık 150 yıldır sosyalizmin anlamak ve değiştirmek için yararlandığı temel kavramların yokluğunda öne sürülen ifadeler en basit karşı karşıya gelişi bile anlamlandırma ihtiyacını karşılamıyor. Kime karşı kimin otoritesinden bahsediyoruz? Özgürlük, kimlerin hangi faaliyetlerine tanınan özgürlüğü belirtmek için kullanılıyor? 

Uçum, elindeki neyi kaç gram tartmak isterse o kadar tartan sihirli kavramları ile sola görevler biçiyor: Sosyal politikalar, emek ve sermaye arasında denge kurmak, demokrasi adı altında AKP destekçiliği, Cumhuriyet’e ve devrime düşmanlık.  

Hiçbir anlamlı örüntü ve iç tutarlılık taşımayan fikirler ve öneriler elbette gerçekle temas ettiği ilk anda kendisini belli ediyor. AKP’li Uçum parasız sağlık ve eğitim hakkından söz ediyor, oysa AKP ile geçen 23 yılda bu haklara parasız ulaşmak neredeyse imkansız hale geldi. Uçum demokrasi derken işçi grevleri yasaklanıyor, gazeteciler yalnızca sözleri nedeniyle tutuklanıyor, seçme seçilme hakkı dahil yurttaşlık hakları büsbütün ortadan kaldırılıyor. AKP’li başdanışman yurtseverlikten, bağımsızlıktan dem vuruyor. İktidar, sırf ABD’nin çıkarları için dünyanın öbür ucundan gaz getiriyor, ihtiyaç dışı uçak satın alıyor, ülkenin yoksul çocuklarını yeni savaşlara hazırlıyor.

Yazılanların hiçbir değeri olmadığı açık. Ancak açıklanması ve dikkate alınması gereken, yazara bu cesareti veren düşünsel ortam.

Solun durumu ve tartışmalar

Tartışma aslında 6-7 Aralık tarihlerinde DEM Parti tarafından gerçekleştirilen “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı”na Öcalan imzası ile sunulan bir bildiri ile başladı. Sosyalizmi daha geri bir zeminde yeniden tanımlamaya yönelik bir müdahale anlamını taşıyan bildiride sınıf mücadelesi ve iktidar arayışı açıkça reddediliyor, reel sosyalizm deneyimleri mahkum ediliyor, anti-marksist bir siyasal çizgi açıkça öneriliyordu.

Uzunca bir süredir DEM Parti çizgisi ile ittifakın da ötesinde bir stratejik işbirliğine sahip olan kimi sosyalistlerin tepki göstermesi ve bu çıkışı eleştiren yazılar kaleme alması ise gecikmedi. DEM’in her hamlesine bir biçimde ayak uydurmayı başaranlar bu kez işin ucu sosyalizme ve Marksizme uzanınca bir sınır çekme gereği hissettiler.

Sınır çizgisinin burası olması ise aslında solda siyaset ve teori arasındaki sorunlu ilişkiyi de gösteriyor. Teori, en maksimalist hedefleri işaret ederken siyaset teoriyi üreten merkezin değil başka güçlerin belirlenimi altında yürütülüyor. İkili arasındaki ilişkinin düzeyi siyaseti başta CHP ve DEM olmak üzere büyük aktörlerin gölgesi altında pragmatik hamleler bütününe indirgerken; yaşamla gerçek hiçbir ilişkisi kalmamış teori, din katına yükseliyor. 

Kendi görevlerini başkalarına devretmiş olanlar, ellerinde son kalana da dil uzatılınca can havli ile tepki gösteriyorlar. Tepkilerin ne kadar devam edeceği, bunun bir siyasi kopuşa denk düşüp düşmeyeceği ise şimdilik belirsiz. Ancak, iyimser olmak için nedenler oldukça az. Sonuçta siyaset belirleyicidir. Teori ne yazık ki bir tür dine dönüşmüştür ve dinin bir şekilde uyum sağlama yeteneği ise oldukça fazladır. 

Tartışma ilerledikçe DEM çizgisinin daha da sertleşmesi anlamsız değildir. Hem politik olarak kendi görevlerinizi başka bir siyasi harekete yükleyeceksiniz, hem de onların kendi siyasi hedefleri ile uyumlu teorik açılımlarına dudak bükeceksiniz. Eğer ABD bayrağının gölgesinde iktidar alanına sahip olmak sizin için kazanımsa, AKP ve MHP ile ortak bir gelecek kurgusu için masaya oturuyorsanız anti-Marksist bir çizgi olmazsa olmazdır. Siyaset ve teori arasındaki ilişkiyi doğru kuran DEM çizgisidir.

Sol açısından ihtiyaç, dönüp dolaşıp bu durumu tekrar tekrar eleştirmek ya da solun tarihsel kavramları ile tüm ilişkiyi açıkça reddeden bir çizgiyi sola çekiştirmek için kendini paralamak değil. 

Kendi görevlerini yerine getirmeyi önüne koymayanlara, başka projelerin ya da doğrudan halk düşmanlarının görev biçmesi normaldir. Uçum’un ya da bir başkasının solu olmamak için kendi hedeflerimizi ortaya koymak, kendi kavramlarımızla tartışmak zorundayız.

Olmazsa olmaz olan ise yalnızca kendi mücadelemizin bizi hedeflerimize yaklaştırabileceğinin bilincine varmaktır. Siyaset ve teori ilişkisi ancak bu özne olma hedefi merkeze alınarak doğru kurulabilir. Sosyalist sol, eğer kendi hedeflerinde ısrarcıysa bu zemini temel almak, tarihsel arayışa kendi yanıtını tek çıkar yol olarak dayatmak zorundadır.

Ercan Bölükbaşı

Ercan Bölükbaşı

Diğer içerikler

Önce Ankara, sonra İzmir: NATO 2026’da ülkemizden ne bekliyor?
Yazı

Önce Ankara, sonra İzmir: NATO 2026’da ülkemizden ne bekliyor?

Erkin Öncan
4 Ocak 2026
“Rasyonalite”nin bedelini ücretliler ödüyor
Yazı

“Rasyonalite”nin bedelini ücretliler ödüyor

Serkan Yücel
28 Aralık 2025
ideo çeviri | Ho Şi Minh: Beni Leninizme Götüren Yol
Yazı

ideo çeviri | Ho Şi Minh: Beni Leninizme Götüren Yol

ideo
24 Aralık 2025
CHP Programına Tepkiler: Devrimcilik ve Solcu/Marksist Hocalar
Yazı

CHP Programına Tepkiler: Devrimcilik ve Solcu/Marksist Hocalar

ideo
12 Aralık 2025
AB’nin ‘Demokrasi Kalkanı’ Türkiye için ne anlama geliyor? 
Yazı

AB’nin ‘Demokrasi Kalkanı’ Türkiye için ne anlama geliyor? 

Erkin Öncan
30 Kasım 2025
ideo

© 2024 ideo

  • Anasayfa
  • Türkiye
  • Dünya
  • Yazı
  • Künye

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Türkiye
  • Dünya
  • Yazı
  • Künye

© 2024 ideo