Avrupa’nın ‘demokrasi’ adı altında kurduğu yeni güvenlik mimarisi; yükselen ekonomik kriz, Ukrayna savaşı, kıta genelinde militarizasyona yapılan yatırım ve ‘NATO’yla uyum’ zorunluluğu, gözlerin bir kez daha bütün bu ihtiyaçların kesişim noktasında bulunan ülkeye dönmesini sağlayacak: Türkiye.
Avrupa Komisyonu, geçen hafta ‘Avrupa Demokrasi Kalkanı’ (European Democracy Shield, EDS) isimli yeni projesini açıkladı.
Resmi açıklamaya göre proje, ‘demokratik dayanıklılığı’ güçlendirmeyi; dezenformasyon ve yabancı müdahaleye karşı erken uyarı, medya ve sivil toplum desteği, seçim güvenliği ve bütünlüklü kriz protokolleri oluşturmayı amaçlıyor.
Projenin kapsamı ise yalnızca Avrupa Birliği (AB) ülkelerini değil, ‘aday ülkeleri’ de kapsıyor. Bir diğer deyişle Avrupa, yukarıda sayılan kavramları aday ülkelere de ‘dayatıyor’…
Demokrasi Kalkanı ile birlikte, ‘AB Sivil Toplum Stratejisi’ de açıklandı. Söz konusu strateji de, yine resmi belgelere göre ‘özgür insanlar, özgür ve adil seçimler, özgür ve bağımsız medya, canlı bir sivil toplum ve güçlü demokratik kurumlar’ öngörüyor.
Demokrasi Kalkanı nasıl çalışacak?
Avrupa Demokrasi Kalkanı, üç ana eylem planına sahip. Bunlar, ‘Bilgi alanının bütünlüğünün korunması’, ‘kurumların, adil ve özgür seçimlerin ve özgür ile bağımsız medyanın güçlendirilmesi’ ve ‘toplumsal dirençliliğin ve vatandaş katılımının artırılması’…
Projenin merkezinde bulunan ‘Demokrasiyi korumak’ ifadesi kritik. Bu, AB’nin jeopolitik çıkarlarını korumak, Rusya başta olmak üzere ‘rakip aktörleri’ düşmanlaştırmak ve AB’nin dış politika araçlarını meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Nasıl mı? Çünkü proje belgelerine göre, sistem doğrudan ‘yabancı dezenformasyon ve müdahaleye’ odaklanıyor. Uygulama süreci de kriz protokolleri, erken uyarı merkezleri ve uluslararası koordinasyon mekanizmalarının devreye alınması anlamına geliyor.
AB politikalarına yönelik herhangi bir ‘müdahale’ iddiası, böylelikl sol/sosyalist hareketler ya da AB karşıtı kesimleri kriminalize etmek için kolaylıkla kullanılabilir hale gelecek.
Türkçesi, resmi belgeler her ne kadar ‘demokrasi’, ‘sivil katılım’, ‘özgür vatandaş’ gibi kavramlara odaklansa da, AB, işaret ettiği düşmanlar eliyle yeni bir güvenlik anlatısı inşa ediyor, iç siyaseti güvenlik mantığına göre yeniden şekillendiriyor.
Medya ve sivil toplum
Projenin en dikkat çekici yönlerinden bir diğeri, ‘bağımsız medyaya, yerel gazeteciliğe ve sivil toplum aktörlerine finansman artışı’ vaat etmesi. Bu tür fonlama mekanizmaları, dünyanın her yerinde öncelikle ‘fon vereni memnun etme’ amacı taşır, çünkü bu fonlar, henüz en başında ‘seçici destek’ modeline göre belirleniyor.
Geçmiş örneklerde görüldüğü üzere, AB’den finansman alan örgütler, -gönüllü ya da gönülsüz bir şekilde- AB politikalarına yakın bir hat izlemeye itildi.
Planın resmi gerekçesi, ‘demokratik dayanıklılık’… Ancak, projenin ‘aday ülkelere’ gözünü dikmesi burada anlam kazanıyor.
AB aday ülkeleri Türkiye, Kuzey Makedonya, Karadağ, Sırbistan, Arnavutluk, Ukrayna, Moldova, Bosna-Hersek ve Gürcistan’dan oluşuyor ve bu ülkelerin hepsi, taraflarından birinin ya da birden fazlasının ‘AB yanlılığı’ ekseninde yarıştığı siyasi krizlerle boğuşuyor. Tesadüf mü? Elbette değil…
Ülkemizi ele alalım. Medyanın baskı altında tutulduğu, gazeteciler ve basın kuruluşlarının sıkça devletin yargı sopasıyla karşı karşıya kaldığı, maddi olanakların kısıtlandığı bir ortamda Avrupa’dan uzanan yardım eli, bir süre sonra doğal olarak söz konusu medya organlarının yayın çizgisini belirler hale geliyor.
Kimin hangi niyetle kullandığından bağımsız olarak, otoriterlik, otoriter eğilimler, demokratik gerileme, güç yoğunlaşması, popülist liderlik, sivil özgürlükler ve benzeri çok sayıda kavram aşağı yukarı lugatımıza bu şekilde yerleşti; üretim ilişkileri, sınıf iktidarı, sermayenin toplumsal tahakkümü gibi gerçeklerin yerini aldı.
‘Otoriterliğe’ karşı sunulan tek tip ‘liberal-demokrat’ sivil toplum modeli…
Barbar Doğu – Medeni Batı
Öyle ki, menşei 40 yıllık Soğuk Savaş argümanları olan ‘barbar Doğu / medeni Batı’ formülü tam olarak bu süreç eliyle yeniden yorumlandı ve ülkemizde toplumsal muhalefete önderlik iddiasındaki siyasetlerin ideolojik yönelimini belirleyen motor dinamiği halini aldı.
Türkiye’nin ‘Batı’daki hak ettiği yeri’ almasını isteyen siyasetlerin övgüleri süredursun, proje kapsamında çevrimiçi platformların ‘hibrit tehditlere’ karşı daha fazla sorumluluk üstlenmesi amacıyla DSA (Digital Services Act) altında bir kriz protokolüne katılmaları gibi öneriler de özellikle toplumsal hareketlerin ve sendikal/yerel dayanışma ağlarının örgütlenmesinin önündeki bir diğer engel olarak Avrupalı emekçilerin karşısında yükseliyor.
Avrupa özetle, yeni stratejisiyle demokrasiyi ‘güvenlik meselesi’ olarak ele alıyor ve bu yolla ‘demokrasinin korunmasıyla’ güvenlik stratejileri iç içe geçiriliyor, ‘demokrasi’ tanımı üzerinden neoliberal bir model empoze ediliyor.
Bu noktaya kadar aslında tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak bir farkla. Demokrasi için ‘kalkan’ inşa eden ve adayları da bu sürece dahil etmeyi hedefleyen Avrupa artık savaşa hazırlanıyor.
Bu süreç aynı zamanda AB’nin ‘iç ve dış kavgalarının’ parçası:
Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Ukrayna savaşı üzerinden patlak veren siyasi kriz ve kıta genelinde güç kazanan sağ siyasetlerin yarattığı panik, Brüksel’i tekrar tekrar yeni reçeteler aramaya itiyor.
Avrupa’nın ‘demokrasi’ adı altında kurduğu bu yeni güvenlik mimarisi, yükselen ekonomik kriz, Ukrayna savaşı, kıta genelinde militarizasyona yapılan yatırım ve ‘NATO’yla uyum’ zorunluluğu, gözlerin bir kez daha bütün bu ihtiyaçların kesişim noktasında bulunan ülkeye dönmesini sağlayacak: Türkiye.
Ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda birincil derecede sorumlu sayılabilecek bu merkezler, neredeyse her on yılda olduğu gibi yine ‘çözüm eli’ olarak sahneye çıkmaya hazırlanıyor.
Yeni projeler, yeni ortaklıklar, yeni fonlar… Üstelik bu sefer, yalnızca muhalefet de değil, yeni konjonktürde iktidar da bu yeni sürecin ana aktörü olmaya oldukça istekli görünüyor. Ülkemizdeki siyasi krizin bir boyutunun da ‘seçici desteğin’ yola kiminle devam edeceği sorusu üzerinden şekillendiğini söylemek abartı olmaz.
Mevcut tablo, Avrupa’dan özgürlük bekleyenlerin işini zorlaştıran özelliklere sahip, zira Avrupa’nın güncel ihtiyaçları, ‘otoriterlikten’ uzaklaşan değil, aksine, otoriterliğin getirdiği hızlı karar alma, sevk ve idarede tek merkezli, zor gücünden kaynaklansa dahi ‘istikrarlı’ görünüme sahip ve ‘uyumlu’ bir ortağı işaret ediyor.
Peki ne yapmalı? İçerisinde bulunduğumuz bu kısır döngünün tek ve çok açık bir çözümü var:
Kendi koşullarını tanımlayabilen, kendi çelişkilerini kavrayabilen ve kendi örgütlülüğünü yaratabilenlerin inşa edeceği bir siyasal hat.





