AKP’nin son saldırıları ile birlikte Türkiye bir seçim sürecine girmiştir. Seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırılara karşı duracak, ancak bununla yetinmeyeceğiz. Halkın umudunu temsil edecek bir programın sosyalist bir adayla seçim iddiası ortaya koyması bizim ertelenemez görevimizdir.
Baştan söylemek zorundayız. Türkiye’de yargı kararlarının uzunca bir zamandır herhangi bir hukuki niteliği yok. CHP’nin içerisinde bulunduğu sürecin de başka bir anlamı olamaz. AKP’nin müdahale etmeye ihtiyacı vardı ve etti. Durum bu kadar net.
Bunu görenler elbette yalnızca biz değiliz. Yargı sopasından nemalananlar durumu bilmelerine, görmelerine rağmen hukuksuzluğu savunuyorlar. Dolayısıyla birilerini ikna etmek için yeni argümanlar üretmeye, tartışmayı derinleştirmeye ihtiyaç yok.
AKP’nin saldırıları düzeyini artırarak sürerken ana tartışma, ne yapılacağı ya da ne yapılması gerektiği üzerinden şekilleniyor.
Her kesimden bir plan öneriliyor. “Özel-İmamoğlu ekibi uzlaşmacı olmalı. Hayır, sonuna kadar direnmeli. Partiyi almak için ne gerekiyorsa yapmalı. Yok yok, yeni parti kurmalı.” Öneriler uzar gider.
Ancak bu ve benzeri öneriler de tıpkı yargı kararlarına ilişkin tartışmalar gibi boşluğa yapılıyor. Çünkü haksız yere görevden el çektirilen CHP yönetiminin şimdiye kadar yaptıkları ya da yapmadıkları bir tür ince hesabın ya da tam tersine akıl edememenin ürünü olmadı.
Bu parti boşlukta süzülmüyor, maddi bir temel üzerinden siyasal, ideolojik, örgütsel bir varlığa sahip olabiliyor. Bu maddi temel onun için bazı hamleleri kaçınılmaz kılarken kimilerini de imkansız hale getiriyor.
Haliyle bir tür “think-tank” rolüne soyunarak CHP’ye strateji önermek CHP’nin sahip olduğunu genişletmek bir yana, stratejiyi önerenlerin ufkunu daraltıyor.
Peki o halde bize düşen görev ne?
İlk yapmamız gereken bir vazgeçiş. Özellikle de sosyalist sol olarak başka güçlere akıl vermekten, yol önermekten vazgeçmemiz gerekiyor. Şunu kabul edelim: Tıpkı yargı kararlarında olduğu gibi biz ne görüyorsak onlar da görüyorlar. Gördüklerine rağmen ve onun bilincinde hareket ediyorlar.
Kavgaya sırtımızı dönmeyi önermiyoruz elbette. Halkın yaşadığı sıkışmayı, onun umutlarının her defasında nasıl da söndürülmeye çalışıldığını biliyoruz. Bu sıkışmayı aşacak doğru bir siyasal çıkışı ortaya koymak, umudu doğru bir program altında birleştirmek bizim görevimiz. Zaten sol bu görevi aksattığı, kendisini bir kurtuluş rotası olarak sunmadığı için kırılma anları gelip çattığında destekçi olup olmamak arasında kalıyor. Dolayısıyla bugün sosyalist sol adına yapılacak hiçbir hamlenin hedefi hemen bugün karşılık almak olamaz.
Bugünün siyasi sıkışmasının nedeni geçmişte olduğu gibi, yarının anahtarı da bugündedir.
Açalım.
Çok değil 3 yıl önce bugün hain olarak adlandırılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhalefetin tek adayı olarak girdiği bir seçim süreci yaşadık. Sosyalist sol bu dönemde Kılıçdaroğlu’nun altılı masasının destekçisi olmaya itildi.
Solun bir bölümü bu konumu açıktan sahiplenerek diğer bir kısmı ise hareketsiz kalarak sorumluluktan kaçmaya çalıştı.
Sorumluluktan kaçanın sözünü kimse dinlemez.
O dönemde bizim ortaya koyduğumuz ve sınırlı olan gücümüzü sonuna kadar zorlayarak öne çıkardığımız sosyalist aday çıkarma politikası ise solda kabul görmedi. Bunu bir tür “Haklı çıktık” ifadesi olarak gündeme getirmiyoruz. Tam tersine, siyasi hamlenin gerçeğe dönüşmediği sürece haklı olup olmamanın hiçbir öneminin kalmadığını hep birlikte yaşadık, yaşıyoruz.
AKP’nin yerel seçim başarısızlığı sonrasında “normalleşme” politikası ile AKP’nin karşı saldırısına zaman kazanılırken müdahale etme şansımız olamadı. 19 Mart sonrası bizzat muhalefet eliyle halkın mücadele enerjisi rutin mitinglerle sönümlendirilirken önereceğimiz bir alternatifimiz olamadı.
Olamadı, çünkü hayat bizi kendi programımızla alternatif olmaya çağırdığında o çağrıya yanıt vermemiş ya da verememiştik.
Sosyalist bir aday çıkaralım diye canımızı dişimize takarken Kılıçdaroğlu’nun bugün böyle bir pozisyona geleceğini bilmiyorduk elbette. Bilmemiz de gerekmiyordu. Düzen siyasetinin ne olduğunu biliyorduk. Herkesle birlikte bir kişinin arkasına dizilmenin öncülük olmadığını da…
Geçmişte Kılıçdaroğlu’nun arkasına dizilenlerin şimdi açık ihanet karşısında Özel-İmamoğlu ekibi ile benzer bir siyasi ilişki kurmalarını ise aynı hatanın bir tekrarı olarak görmek gerekiyor.
Geleceği kazanmalıyız.
Saldırıya tam boy karşı durmak gerektiği açık. Ancak tek görev bu olamaz. Amacı halkı siyasetin dışına itmek olan bu saldırıları durduracak gerçek gücü inşa etmek bizim asıl görevimiz.
Aksi halde emperyalistlerin ülkemizi yağmalaması için göreve getirilmiş bir karşı-devrim iktidarı olan AKP her vurduğunda “Yurtdışına rezil oluyoruz,” ”Yabancı yatırımcı gelmez” yakarışlarını duyarız. Yaklaşan emperyalist savaş gelip çattığında atacak adım bulamayız.
Tekrarlayarak bitirelim. Sosyalist sol olarak dün görevimizi yerine getiremediğimiz için bugün etkisiziz.
Emekçi halkı bu karanlıktan kurtarmak istiyorsak, yarını temsil etmek zorundayız. Onun için bugün görevimizi yerine getirmeliyiz.
AKP’nin son saldırıları ile birlikte Türkiye bir seçim sürecine girmiştir. Seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırılara karşı duracak, ancak bununla yetinmeyeceğiz. Halkın umudunu temsil edecek bir programın sosyalist bir adayla seçim iddiası ortaya koyması bizim ertelenemez görevimizdir.





