Türkiye’de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve tutuklanmasının tetiklediği, yakın tarihin gördüğü en geniş katılımlı hükümet karşıtı protestolarla devam eden ve başta üniversiteliler olmak üzere onlarca kişinin gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla devam eden tarihi günler, doğal olarak hepimizin odak noktasını iç gelişmelere çevirdi.
Ancak, ülkemizde bütün bunlar yaşanırken, aynı anda hem bölgemizde hem de dünyada yaşanan ‘büyük dönüşüm’ bütün hızıyla devam ediyor.
Dünya genelinde yaşanan gelişmeler Türkiye’deki bu çalkantılı günlerin gölgesinde kalsa da, ihmal edilmeyecek kadar önemli. Kimi zaman alakasız görünse de, ülkemizde artık sıkça dile getirilen ‘yeni rejim’, ‘değişmez rejim’ söylemlerinin de dünyanın gidişatıyla ilgisi var.
Peki, özellikle son bir iki haftada dünya genelinde neler yaşandı?
Ateşkesi bozan İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları
Son günlerin kuşkusuz en önemli gelişmelerinden biri, Siyonist rejimin İsrail-Gazze hattında büyük umutlarla beklenen ateşkesi bozarak Gazzelilere yönelik soykırıma bütün şiddetiyle devam etmesi oldu.
İsrail, 19 Ocak’ta yürürlüğe giren ateşkesin üzerinden bir ay geçmişken, 18 Mart sabahı şiddetli saldırılarına yeniden başladı. En az 436 kişinin hayatını kaybettiği hava saldırılarının ardından, İsrail ordusu, Gazze’ye yönelik yeni bir ‘kara operasyonu’ başlattığını duyurdu.
Bu yeni saldırı dalgasının en kritik gelişmesi, İsrail’in geçtiğimiz Şubat ayında çekilmeye başladığı Netzarim Koridoru’nu yeniden ele geçirmesi oldu. Gazze’nin kuzeyi ile güneyini birbirinden ayıran 6 kilometrelik bu bölge, İsrail ordusunun konut, okul ve alışveriş merkezleri gibi sivil yerleşim birimlerini buldozerlerle dümdüz ederek oluşturduğu, sınırı Akdeniz’e kadar uzanan bir işgal alanı. İsrail, tam da bu hat üzerinden sayısız Gazzeliyi yerinden etti ve insani yardımları dahi ‘denetlemeye’ kalktı.
Son olarak, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, saldırıları genişlettiklerini, Gazze Şeridi’nde daha fazla toprak işgal etmeyi amaçladıklarını, işgal edilen alanların İsrail’in “güvenlik bölgesine” dahil edileceğini savundu. Bu esnada, İsrail ordusunun en büyük tümeni olduğu bilinen 36. Tümen de Gazze’nin güneyine girdi ve İsrail ordusu, Gazze’nin güneyindeki Refah kentine de kara saldırıları başlattığını duyurdu.
İsrail’in Gazze saldırılarına kaldığı yerden devam etmesinin bölgesel ve uluslararası açısından iki önemli sebebi var. Birincisi, yeniden ABD Başkanlığı görevine başlayan Donald Trump’ın İsrail’e açık desteği, ikincisi ise, Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesiyle Filistin direnişinin çok önemli bir müttefikini ve lojistik kanalını kaybetmesi.
Suriye’de Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ise, başta Aleviler olmak üzere ülke genelinde sivillere yönelik katliamlarıyla başlattığı yeni dönemi, ilan ettikleri yeni hükümetle ‘normalleştirme’ çabasını sürdürüyor.
Suriye’de ‘yeni hükümet’
Suriye’de 2024’ün son ayında Beşar Esad yönetiminin sona ermesi, hala tüm detaylarıyla bilinemeyen bir tarihi dönüm noktası. O tarihten itibaren Türkiye’nin ‘ağabeyliği’ altında kurulmaya çalışılan ‘yeni Suriye’de halk, henüz katliamlardan ve siyasi krizlerden başka bir şey görmedi.
HTŞ ise, ülke içinde katliam, uluslararası düzlemde Batı yardımlarını hedefleyen bir ‘normalleşme/özgürleşme’ görüntüsü çizmeye çalışıyor. Bunun son örneği ise, yeni hükümetin ilan edilmesi oldu.
Suriye’de Ahmed eş-Şaraa ismiyle kendini geçici cumhurbaşkanı ilan eden Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) lideri Ebu Muhammed el-Golani, geçtiğimiz günlerde yürütme yetkisini kendisine bağlayarak 23 bakandan oluşan yeni hükümeti açıkladı.
‘Kapsayıcılık’ iddiasıyla ilan edilen hükümette azınlıklara ve bir de kadın bakana yer verilirken, özellikle Lazkiye, Tartus ve Hama’da sivillere yönelik toplu infazlar devam ediyor. Son olarak, Birleşmiş Milletler (BM) de bu bölgelerde yargısız infazlar yapıldığına dair bulgular elde ettiğini duyurdu.
AKP hükümeti ise, Suriye’de hedeflenen ‘istikrarı’ bölgesel pazarlıklarda ‘oyun kurucu/büyük devlet’ söylemiyle bir koz olarak kullanmayı hedeflerken, Suriye’deki yeni dönemin asıl oyun kurucusu ABD, Trump yönetimiyle birlikte hem iç hem de dış siyasette çarpıcı adımlar atıyor.
Trump’ın ‘kurtuluş günü’ ve gümrük vergileri
Trump, Beyaz Saray’da düzenlediği etkinlikle, diğer ülkelere karşılıklı tarife (gümrük vergisi) uygulanmasını öngören kararnameyi imzaladı. “Bu, bizim ekonomik bağımsızlık bildirgemizdir” diyen Trump, Çin’e yüzde 34 (önceki yüzde 20’ye ek olarak), Avrupa Birliği’ne yüzde 20, Vietnam’a yüzde 46, Japonya’ya yüzde 24, İngiltere’ye yüzde 10, Güney Kore’ye yüzde 25, Tayland’a yüzde 36, İsviçre’ye yüzde 31, Tayvan’a yüzde 32, Hindistan’a yüzde 26, Malezya’ya yüzde 24 oranında gümrük vergisi açıkladı.
Trump, kökü ‘Önce Amerika’ tezine dayanan bu adımları ‘kurtuluş günü’ olarak tanımlasa da, yabancı ülkelere yüksek gümrük vergisi oranıyla Amerikan üretimini ‘canlandırma’ vaadinin tüketici fiyatlarında artışa ve enflasyonun yükselmesine yol açma ihtimali, kurtuluşun henüz uzak olduğunu gösterir nitelikte.
Ki aynı Trump, imzaladığı bir diğer kararnameyle, yabancı yatırımcıları ‘gereğinden fazla uğraştıran’ süreçleri kısaltmak üzere Ticaret Bakanlığı bünyesinde yeni bir ofis kurulması için bir başka kararname de imzaladı.
Trump’ın bu açıklamasına dünya liderlerinden tepki gecikmezken, Çin her zamanki gibi önlemler alacaklarını belirtip “Ticaret savaşının kazananı olmaz” dedi, Avrupa Birliği ise Ukrayna meselesinden başlayan gerilime eklenen gümrük vergisine karşılık vereceklerini açıkladı.
Avrupa Birliği, Ukrayna ve NATO
Trump’ın Transatlantik ittifakında ipleri koparırcasına aldığı bu kararların en yıkıcı ve hızlı sonuçları ise Ukrayna savaşında görülecek gibi. Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sybiha, nadir toprak elementleri anlaşması konusunda ABD ile istişarelere başladıklarını açıkladı. Nadir elementler konusunda Ukrayna lideri Vladimir Zelenskiy’in Münih’teki ‘direnişi’, Beyaz Saray’da azar yiyip kovulmasının ardından sönmüştü. Trump yönetimi, Ukrayna konusunda “Kaynaklarını vermedikçe yardım etmem” çizgisini sürdürüyor, Avrupa Birliği ise, ABD’siz Ukrayna’da ‘yeniden silahlanma’ planları içerisinde.
Tam bu noktada, yeniden silahlanmaya çalışan Avrupa’da, Ukrayna’ya yerleştirilecek bir ‘barış gücü’ tartışmalarında, güçlü ordusuyla akıllara Türkiye’nin gelmesi, AB’nin Türkiye’de son günlerde yaşananlara sessiz kalmasının en önemli sebebi sayılabilir.
NATO ise, Ukrayna’da devam eden çatışmanın geleceği konusunda Çin-Rusya-Kore cephesini işaret ediyor, Avrupa’yla NATO’nun bağının kopmayacağını dile getiriyor.
NATO ülkelerinin dışişleri bakanları toplantısında konuşan Genel Sekreter Mark Rutte, Ukrayna’daki savaşın sonucunun, özellikle Çin’in Hint-Pasifik’te gelecekteki eylemlerini şekillendirmede başta olmak üzere önemli jeopolitik etkileri olacağı görüşünde.
Brüksel’deki NATO karargahında iki gün sürecek toplantıda kolektif savunma, savunma harcamaları gibi konular ele alınacak. Ancak en dikkat çekici olanı, ‘Avrupa güvenliğinin geleceği’ konusu.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da, bu konuda ‘olumlu’ mesajlar vermesi bekleniyor. Türkiye, Suriye’de barış planını hayata geçirdiği ABD’nin, Avrupa’yı terk etmesinden oluşacak boşluktan faydalanmaya çalışıyor.
Emperyalist saldırganlık ivme kazanırken Türkiye
Güneyde İsrail cephesi, kuzeyde Avrupa güvenliği tartışmaları, NATO hareketliliği, sert gümrük vergisi oranları… Bütün bunlar, başta ABD olmak üzere emperyalist cephenin yakın çevredeki mevcut krizleri olabildiğince hızlı aşıp asıl konuya, yakın doğuda İran, uzak doğuda Çin’e odaklanma çabasını ifade ediyor.
Trump’ın Ukrayna’dan mineralleri iştahla istemesinin altında, ABD’nin ‘ulusal güvenlik riski’ olarak gördüğü Çin’in nadir toprak elementlerindeki küresel liderliği yatıyor. Çin’in dünyaya adeta pompaladığı elektrikli araçların üretiminde dahi bu minerallerin çok önemli bir yeri var.
Trump’ın Grönland’ı işgal etme isteği, basit bir ‘çılgınlıktan’ çok daha fazlası, bu bölgenin Çin’in uzun süredir Kutup İpek Yolu olarak tanımladığı Arktik’e ulaşım konusundaki stratejik önemiyle ilgili.
Rusya’nın Ukrayna’daki olası kazanımlarıyla ‘ehlileştirildiği’ bir senaryoda, Ukrayna mineralleri konusundaki ısrarın da, elektrikli araçlara yönelik gümrük vergilerinin de, Kuzey Avrupa-Arktik cephesindeki militarizasyonun da, Akdeniz’e açılan bir kapı ve önemli bir ticaret rotası potansiyeline sahip Gazze’nin de, Kuzey Afrika’daki vekil savaşlarının da Trump dönemi yeni emperyalist stratejinin ‘büyük savaş hazırlığıyla’ ilgisi var.
Bütün bu senaryoda AKP hükümeti, uluslararası meselelerde ‘artan önemini’, belli ki iç siyasette bir düzleme aracı olarak da kullanıyor. Ancak emperyalist siyaset düzleminde bu tür bir önem, günün sonunda harcama değeri olarak hesaplanır.
Nazım Hikmet’in 1953 yılında, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’e hitaben yazdığı şiirdeki 23 sent, günümüz kuruyla yaklaşık 2.74 dolara denk geliyor. NATO’nun 2. büyük gücü olmakla övünülen günümüz koşullarında Türk ordusunun değeri kimilerine göre ‘paha biçilemez’, ancak Dulles 70 yıl önce SSCB’ye karşı değer biçerken, günümüzde benzer hesaplar, kuzeyde Ukrayna’da, güneyde İran’a karşı, NATO ile ‘büyük Türkiye’ hayalleri kuranlar tarafından yapılıyor.