Türkiye tarihinin en büyük halk hareketlerinden birinin içindeyiz. Uzun zamandır biriken öfkenin patlaması, sessiz sokaklara ses oldu. Ülkeden umudunu kesmemekte ısrar edenlere can suyu verdi.
Haliyle her söz, her değerlendirme bu büyük ve güzel değişimin izlerini taşıyor. Geleceğe ilişkin duyulan heyecan, tüm benliğimizi sarmış durumda. Böyle dönemlerde durup düşünmek, soğukkanlı değerlendirmelerde bulunmak oldukça zor olsa da gerçek bir ihtiyaç. İktidarın bayram tatilini uzatarak direnişi sönümlendirme girişimi bu ihtiyacın karşılanması için bir olanak olarak görülmeli.
Halkı isyana iten süreç çok boyutlu. Ancak patlama noktası İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik gerçekleştirilen hukuk operasyonu. Patlama noktasının burası olması ise rastlantı değil. Türkiye’de uzun yıllardır süren karşı-devrim yurttaşların siyasete katılımını yalnızca seçim sandığına sıkıştırmış, sandık harici tüm arayışları bir tür “darbecilik” olarak yaftalamayı başarmıştı. Karşı-devrim sürecinin değişmez muhalefeti CHP ise bu dönüşüme ayak uydurmayı tercih etmiş, seçme hakkına sıkışmış bir yurttaşlık tanımı iktidarın ve muhalefetin el birliğiyle kabul ettirilmişti.
Seçmenliğin yurttaş hak ve görevlerinden yalnızca bir tanesi olduğu gerçeği ise kitabi bir tanım olmanın ötesinde bir anlam taşıyordu. Yurttaşın seçmene indirgenmesi onun seçme hakkının da fiilen ortadan kaldırılacağı bir düzlemi besliyordu.
CHP, kitlelere seçim sandığı ile iktidarın gideceğini müjdelerken yurttaşlar hem tutunabilecekleri bir umut kırıntısı bulabiliyor hem de yurttaş tepkisini hak eden birçok toplumsal gelişmede sessiz kalabiliyordu.
Konu seçim olduğunda kitlelerin en çok umut beslediği siyasi figürlerin başında gelen İmamoğlu’nun önce diplomasının hukuksuz bir biçimde iptali ve hemen ardından tutuklanması ise sandıkta değişim umudunu boşa düşürmüş oldu.
Yurttaş ya yurttaş olduğunu hatırlayacaktı ya da seçme hakkını da uslu uslu teslim edecek, ülkesinden umudunu kesecekti. Birincisi oldu, seçme ve seçilme hakkı için de yurttaşlığın zorunlu olduğu gerçeği kendisini dayattı. Yığınlar sokaklara aktı. Elbette CHP’yi de peşinden meydanlara sürükleyerek…
Karşı-devrim sürecinin makul muhalefeti CHP böylelikle halk isyanının da lideri konumuna geldi. Öncelikle konunun birincil muhatabı kendisiydi. Dahası AKP’ye karşı hiçbir aktörde olmayan üye sayısına, yaygınlığa, basın-propaganda gücüne ve mali kaynaklara da sahipti.
Kendiliğinden yığınların etkisi ise bir yere kadar. Dağıtır, sürükler, bir yere doğru iter. Ve o kadar. Ondan sonrası öznelerin işidir. Açık kapılara ve seçeneklere bakmak, kitlelere kendi hedefleri doğrultusunda şekil vermek için örgütlü davranma kabiliyetine sahip merkezler gerekir. CHP merkezinin çizmek isteyeceği rota ise elbette onun programıdır. İzlemek isteyeceği yolun ipuçları da onun şimdiye kadar izlediği yoldan çıkarılır.
CHP, bu direnişin lideri olduğu kadar mağdurudur da. Siyasal alanı onun dahi sığamayacağı kadar daraltan AKP’nin şimdiye kadar sergilemiş olduğu uzlaşmaz tavır, onu sıkıştırmış; halk hareketi ise onu pek de var olmak istemeyeceği bir alana itmiştir. Saldırılara karşı vermek zorunda kaldığı tepkiler “AKP sonrasına yumuşak geçiş” arayışlarına darbe vurmuş, AKP düzeninden nemalanan unsurlarla işbirliği arayışlarını güçleştirmiştir.
CHP, aynı zamanda halk hareketinin zayıf karnıdır. Kişisel çıkar arayışında olan grupçuklar toplamını da ifade eden bu partide AKP’nin beklediği çözülmenin şimdilik yaşanmamış olması gelecek için de durumun aynı gideceğini göstermez. Cumhurbaşkanlığı adaylığı yarışında iddialı olan kişiler ve ekipler, belediye olanaklarına daha fazla yakınlaşmak isteyen gruplar, bir şekilde AKP’lilerle diyaloğu sürdürmek zorunda olan zenginler yok olmamıştır. Bu anlamda kırılma potansiyeli halen varlığını sürdürmektedir. Ve bunlar açısından karşı-devrimin de halkın da önemi en iyi ihtimalle ikincildir.
Farklı çıkar odaklarının toplamını ifade eden yapı, aynı zamanda AKP tarafından açılabilecek kimi kapıların ve önerilebilecek ara formüllerin CHP yönetimi tarafından kabul edilme ihtimalini de artıran bir niteliğe sahiptir. Seçme hakkı için direnen milyonların bir anda kendisini ortada bırakılmış bulması hiç de ihtimal dışı değildir.
Sürece devrimci müdahalede bulunmak isteyenler işe bu gerçeği kavrayarak başlamak zorundadırlar.
Karşı-devrime isyan anlamına gelen halk hareketinden CHP’nin konumunu bahane ederek uzak durmak ne kadar yanlışsa, CHP’nin bir parti olarak nereye oturduğunu düşünmeden ona umut bağlamak ya da aynı anlama gelmek üzere ona önerilerde bulunmak, “akıl vermek” de bir o kadar yanlıştır.
Bir kez daha ve ısrarla: Ne yapmalı?
Hedefimiz sade ve basit. AKP’den kurtularak karşı-devrim sürecini durdurmak; yurdumuzu eşit, özgür ve bağımsız bir ülke olarak yeniden inşa etmek istiyoruz. Bu hedefin ilk kısmı için sokakları dolduran yığınlar mevcut olsa da ikinci kısmı bambaşka bir kuvvet gerektiriyor. Yaygın, hedefe odaklı, kitle bağları sağlam bir devrimci örgütlenme ne yazık ki yok.
Zihnimize bir oyun oynayıp yalnızca AKP’den kurtulmak kısmına odaklanmayı tercih etmek elbette mümkün. Böylelikle bahsettiğimiz yokluğun yarattığı ağırlıktan kurtulmuş olur ve yığınların içinde kolayca eriyebiliriz. Tek ve daha da basitleştirilmiş bir hedefe odaklanmış milyonlar… Belki buna bir isim, bir marka bularak onu ilk üreten olmakla övünüp, öncü olduğumuzu bile iddia edebiliriz! Kulağa çok hoş geliyor. Ancak mevcut durum zaten budur. Kitlelerin çok uzun zamandır ortaklaştığı tek konu AKP karşıtlığıdır ve açık ki bu uzlaşma, ilk hedefi karşılamak için bile şimdiye kadar yetersiz kalmıştır. Bu pragmatizm, pratikte de yanlışlanmıştır.
Daha yakın hedeflere ulaşmak için iddialarımızı geri çekmek, yakın hedefleri de bizim için ulaşılmaz kılar.
Kendiliğinden hareketin potansiyeline ulaşabilmesinin tek yolu onun kendiliğindenliği ile doğru bir siyasi kavgaya girişmektir. Devrimci müdahale, halk hareketine bağlam katmaktır. Örgütlülük katmaktır. Süreklilik katmaktır.
Siyaset elbette bir ölçek sorunudur. Eldeki sınırlı enerjiyi doğru yere aktarmak ise olmazsa olmazdır. Bugün birincil odak gençlik olmak zorundadır. Direnişe aktif olarak katılanların demografisi bu anlamda neden değil, aynı nedenin sonucudur. Uzunca bir zamandır hakim olan karşı-devrimci zemine en az maruz kalmış topluluk gençliktir. Gençlik, bireyi geri çeken ve edilgenleştiren bariyerlerden en hızlı sıyrılan olmuştur.
Halkın en umutsuz olduğu anda barikatları dağıtanın ve toplumun geri kalanını mücadeleye davet edenin gençlik olması önemsenmelidir. AKP’nin sopasını ilk olarak gençliğe yöneltmesi hiç de rastlantı değildir. Şu anda yüzlerce genç, gençliğin güncel politik konumu ve önemi nedeniyle hukuksuzca cezaevlerinde tutuluyor.
AKP karşıtı direniş kalıcılaşacak ve daha büyük hedeflere yürüyecekse gençlik alanında örgütlü bir birikim yaratmak ilk hedef olmalıdır. Üniversitelerde başlayan eylemler, örülen boykotlar, kurulan komiteler Türkiye’nin kurtuluş hedefine odaklanmalı; gençler yeni bir kuruluşun üreten, tartışan ve harekete geçiren unsurlarına dönüşmeli; Türkiye Devrimi’nin kadro adayları olarak değer kazanmalıdır.
Verilen tüm mücadelelerin nihai amacı emekçi halkın hak ettiği yaşama kavuşabilmesidir. Halk hareketinin geleceğine bu amaç damga vurabilmelidir. Emekçilerin mücadeleye aktif katılımı için emekçilerin çıkarlarının da hareket tarafından net bir biçimde savunulması olmazsa olmazdır.
Mehmet Şimşek programında somutlanan yoksullaşma hedef alınmalı, mücadele halkın refaha erişiminin bir aracı olarak değer kazanmalıdır.
AKP saldırılarının uluslararası boyutu ihmal edilmemelidir. Karşı-devrim iktidarının gücü gibi görünen uluslararası destek aynı zamanda onun zayıflığıdır da. Emperyalist operasyonlarda rol kapma telaşında olan AKP, kısa sürede sonuç almak zorundadır. Bu nedenle uzun zamana yayabileceği saldırıları hızlandırmış, kendisine karşı ortaya çıkan büyük bir halk hareketine bizzat kendisi yol açmıştır.
ABD, AB ve diğer uluslararası güçler için Türkiye asker deposundan ibarettir. Yabancıların askeri olmama iradesi, temel mücadele motivasyonlarımızdan biri olmalıdır.
Kitle hareketleri doğası gereği çok parçalıdır. Hareketin içinde dost unsurlar olduğu gibi halkın çıkarlarına düşman gruplar da yer alır. Bu anlamda ayıklama girişimleri, birilerini çekmeye çalışırken birilerine de dışarı itme çabası mücadelenin parçasıdır. Ancak kapsayıcılık gibi dışlayıcılık da politik olarak hayata geçmek zorundadır.
Siyasi müdahalelerin kendisi bir anlamıyla da kurtuluş programını işaret eder. Bu program kabul gördükçe bir tür teraziye de dönüşebilir. Bu teraziye yaslanarak ortaya çıkan doğru ayrışmalar halkı güçlendirecektir.
Biçime ilişkin tartışmaların ise belirli bir sınırı aşmamasında fayda var. Yürüyüşlerin hangi güzergahtan geçeceği, toplanmaların ne zaman yapılacağı, forumlarla mı yoksa başka yollarla mı katılım sağlanacağı bir yerden sonra önem taşımıyor. Dahası, bunlara gereğinden fazla önem vermek anlamlı siyasi tartışmaların gerçekleştirilebilmesini de engelliyor. Halkın aktif katılımının sağlanması ve konunun polisle olan gerilimlere indirgenmemesi şimdilik yeterli.
Devrimci görevimiz oldukça sade: Nasıl yüzlerimizi saklamıyorsak fikirlerimizi de saklamayacağız, her yerde her fırsatta tartışacağız. Türkiye’nin kurtuluşunun yolunu biliyoruz. Bu yolu örmek için gerekli olan siyasi, örgütsel ve ideolojik kuvveti yaratacağız.