İdeo – Dış Haberler
Soykırımcı İsrail ile hamisi Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki, ABD’nin diğer kapitalist devletlerle kurduğu patron-vasal ilişkilerinden farklı bir nitelik taşıyor. Emperyalist-kapitalist sistemin merkez ülkesi olan ABD, pek çok sözde müttefikini ekonomik, askerî ve siyasi bağımlılık ilişkileri üzerinden hizada tutarken İsrail, ABD iç siyasetinde kurduğu güçlü lobi ağları ve yerleşik çıkar ilişkileri sayesinde Vaşington üzerinde doğrudan etkide bulunabilen özgün bir konuma ve daha geniş bir hareket alanına sahip. Öyle ki, ABD ve İsrail’i Gazze’de yürütülen soykırım ve İran’ı hedef alan savaş örneklerinde bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkan aralarındaki bu özel uyumdan dolayı Epstein Koalisyonu olarak nitelemek mümkün. Bu koalisyona neden Epstein adının yakıştırıldığını ise ayrıca açıklamaya gerek dahi yok.
Ancak bu yakınlık, iki devletin her konuda birebir örtüşen çıkarlara sahip olduğu anlamına gelmiyor. ABD ile İsrail, ortak stratejik hedeflere sahip olsalar da sonuçta farklı sermaye gruplarını, farklı devlet aygıtlarını ve zaman zaman farklılaşan öncelikleri temsil ediyorlar. Bu nedenle aralarındaki uyum hiçbir zaman bütünüyle pürüzsüz değil. Ortaklıklarını tümüyle ortadan kaldırmayacak sınırlar içinde kalan çatlaklar zaman zaman derinleşiyor, zaman zaman yeniden kontrol altına alınıyor. Son günlerde ise bu çatlakların daha görünür hale geldiğine tanıklık ediyoruz.
Netanyahu’ya Beyaz Saray’dan Randevu Çıkmadı
Bu gerilimin en dikkat çekici göstergelerinden biri, soykırımcı İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yaklaşık iki haftadır ABD Başkanı Donald Trump’tan bir türlü randevu alamaması oldu. Trump’ın ikinci kez başkan olmasının ardından Netanyahu, yaklaşık bir buçuk yıl içinde altı kez Beyaz Saray’da ağırlandı. Başka hiçbir devlet başkanı bu sıklıkta kabul edilmedi. Üstelik geçmişte bu görüşmeler çoğu zaman birkaç gün, hatta birkaç saat içinde ayarlanabiliyordu. Bugün ise Netanyahu’nun sürekli bekletilmesi, Trump’ın görüşmeyi bilinçli biçimde ertelediğine işaret ediyor.
Bunun arkasında birden fazla neden bulunuyor. Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında Trump’ın Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının kaldırılabileceğini ve Ankara’nın yeniden F-35 programına dönebileceğini dile getirmesinin ardından Netanyahu, Trump’a en yakın medya organlarından Fox News’e çıkarak ABD-Türkiye ilişkilerindeki bu yakınlaşmayı açıktan eleştirdi. Ancak gerilim bununla sınırlı değil. İsrail, ABD ile İran arasında yürütülen diplomatik temasları sabote etmek amacıyla diplomatik, istihbarî ve askerî girişimler de yürütüyor.
Vance’ten İsrail’e Açık Suçlama
Çatlağın ikinci işareti yine Beyaz Saray’dan geldi. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsrail hükümetindeki bazı isimlerin İran’la yürütülen müzakere sürecini sabote etmek amacıyla ABD kamuoyunu etkilemeye çalıştıklarını açıkladı. Muhafazakâr program sunucusu Joe Rogan’a konuşan Vance, son derece iyi finanse edilen gizli bir kampanyanın müzakereleri rayından çıkarmayı amaçladığını, İsrail yönetimindeki bazı çevrelerin İran’la herhangi bir anlaşmaya kesin biçimde karşı çıktığını söyledi.
Vance’in bu açıklaması dikkat çekiciydi çünkü yalnızca birkaç hafta önce Vaşington ile Tahran arasında resmî görüşmelerin önünü açan bir mutabakat zaptı imzalanmış, ateşkes ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması gibi başlıklar masaya gelmişti. Süreç geçtiğimiz günlerde ABD’nin İran’a yeniden saldırmasıyla fiilen çöktü. Vance’in açıklamaları, bu çöküşün sorumluluğunun önemli bir kısmını ilk kez açık biçimde İsrail hükümetine yüklemesi bakımından önemliydi.
Kongre’de İlk Gedik
Gerilimin üçüncü göstergesi ise Kongre’de yaşandı. Geçtiğimiz günlerde Temsilciler Meclisi’nde İsrail’e sağlanacak 3,3 milyar dolarlık karşılıksız askeri yardımın Dışişleri Bakanlığı bütçesinden çıkarılmasını öngören bir değişiklik önergesi oylamaya sunuldu. Böylesi bir önergenin Kongre gündemine gelebilmiş olması bile ABD-İsrail ilişkilerinde bugüne kadar örneğine pek rastlanmayan bir çatlağa işaret ediyor.
Önerge 314’e karşı 104 oyla reddedildi. Ancak sonuçlar, Vaşington’daki İsrail mutabakatının eskisi kadar sarsılmaz olmadığını gösterdi. Değişiklik önergesine 103 Demokrat destek verirken, 98 Demokrat aleyhte oy kullandı, 10 Demokrat ise çekimser kaldı. Cumhuriyetçiler arasında önergeyi destekleyen tek isim Kentucky temsilcisi Thomas Massie oldu. Massie, İsrail yanlısı lobi gruplarının yoğun biçimde desteklediği rakibine karşı yürüttüğü yeniden seçilme yarışını kısa süre önce kaybetmişti.
Sonuçta önerge kabul edilmedi. Ancak ABD’de düzen siyasetini işgal eden iki partinin de İsrail’e verdiği koşulsuz destekte ilk ciddi gediklerden birinin açıldığı görülmüş oldu. Üstelik önerge lehine oy kullananlar arasında yıllardır İsrail’e verdiği güçlü destekle bilinen eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin de bulunması, bu değişimin dikkat çekici göstergelerinden biriydi.
İran Lokması Boğazlarında Kaldı
Netanyahu’nun adeta ikinci evi gibi kullandığı Beyaz Saray’dan iki haftadır randevu alamaması, Başkan Yardımcısı Vance’in İsrailli yetkilileri doğrudan suçlayan açıklamaları ve bugüne kadar Netanyahu’nun her konuşmasını ayakta alkışlayan ABD Kongresi’nde İsrail’e koşulsuz askerî yardımı sorgulayan bir önergenin gündeme gelebilmesi aynı gerçeğe işaret ediyor. ABD ile İsrail arasındaki çatlaklar derinleşiyor. Bunu mümkün kılan temel dinamik ise Epstein Koalisyonu’nun İran’da yaşadığı hezimet. Eğer İran bekledikleri gibi kısa sürede teslim alınabilseydi bugün Trump ile Netanyahu yan yana zafer pozları veriyor olacaktı. Ancak hesap tutmadı. İran kolay lokma olmadı ve savaş uzadı. Giderek büyüyen maliyetin faturası Vaşington ile Tel Aviv arasındaki gerilimleri de görünür hale getirdi.
Öte yandan 7 Ekim’den bu yana Gazze’de yürütülen soykırım ve İran’a yönelik saldırganlık, yalnızca dünyada değil ABD kamuoyunda da İsrail’e yönelik tepkiyi önemli ölçüde artırdı. Vance’in kısa süre önce Trump’ın İsrail’e sempati duyan tek dünya lideri olduğunu söylemesi bu gerçeği ABD’de en üst düzey ağızlardan doğruladı. İran’daki başarısızlığın ve kamuoyunda büyüyen İsrail karşıtı tepkinin hesabını vermekten kaçınan ABD’li düzen siyasetçilerinin, İsrail’e yönelik söylemlerinde kısmi de olsa ton değiştirmelerinin arkasında bu gerçek yatıyor. Ancak bu durum, ABD ile İsrail’in işledikleri suçlarda ortak olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Nitekim ortaya çıkan çatlaklar, iki devlet arasındaki özgün ortaklığı ortadan kaldıracak ölçüde derinleşmiş değil.
Kriz Derinleştikçe Marazlar Çoğalıyor
Epstein Koalisyonu’ndaki çatlakları görünür kılan şeyin İran’da yaşadıkları hezimet olduğunu not ettikten sonra söz konusu çatlakların ve hatta İran’a yönelik emperyalist savaşın da arkasında yatan ve daha geniş düzeyde işleyen bir dinamiğe daha işaret etmek gerekiyor. Emperyalist-kapitalist sistem uzunca bir süredir kapitalizmin ve emperyalist hiyerarşilerin rıza yoluyla siyasi olarak idare edilmesini zorlaştıran bir kriz sarmalı içinde.
Kriz marazlarını da beraber getiriyor: Eski dengeleri bozuyor, ittifakları yeniden şekillendiriyor ve yeni gerilimler yaratıyor. Trump döneminde ABD’nin geleneksel müttefikleriyle yaşadığı sürtüşmeler ya da İsrail’le ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Başkan’ın kişisel tercihlerinden çok içinden çıkılamayan bu kriz sarmalının sonuçları olarak görülmeli. ABD, bir yandan İsrail’in artık hiçbir devletin üstlenmek istemeyeceği boyutlara ulaşan saldırganlığını sınırlamaya çalışırken diğer yandan değişen güç dengelerine uygun yeni ittifak biçimleri kurmaya yöneliyor.
Krizin çağırdığı bir başka dinamik ise rızanın üretilemediği yerde zorun devreye sokulması. Emperyalizm, savaşlarla ülkeleri hizaya getirmeye, askerî harcamalar üzerinden kendi krizini ertelemeye çalışıyor. Ancak İran deneyimi, zorun da mutlak çözüm olmadığını gösterdi. Emperyalist savaş makinesi yıkıcı olabilir fakat yenilmez değildir. İran’da yaşanan hezimet, emperyalizmin zor yoluyla da her hedefini gerçekleştiremeyebileceğini ortaya koydu.




