10 Mart günü, Suriye’nin sahil kentlerinde binlerce Alevi HTŞ çetelerince henüz katledilmiş ve her gün yeni toplu mezarlar bulunmaya devam edilirken Mazlum Abdi ve Colani tarafından imzalanan 8 maddelik mutabakat, hem Suriye’nin hem de İmralı sürecinin gidişatı açısından kritik bir aşamayı temsil ediyor. Pek çok ayrıntı önümüzdeki süreçte netleşecek olsa da bu mutabakatın temelde neyi temsil ettiğiyle ilgili söylenecekler var. Mesele savaş-barış ya da teslimiyet-direniş ikilemlerinin ötesinde, Suriye’ye yönelik emperyalist çullanmanın ana gerekçesi olan ABD-İsrail planları bağlamında ele alınmalı.
Kürt siyaseti içinden eleştirel figürler ile Türkiye solunun Kürt hareketine yakın olan kimi bölmelerinin yaptığı “teslimiyet” değerlendirmesi, abartılı olmasına ek olarak aslında meselenin özü yerine tali bir boyutuna odaklandığı için de hatalı. Keza bu eleştiriye cevaben mutabakatın ikinci maddesinde “Kürt toplumunun Suriye devletinin asli unsuru olduğu” ibaresinin yer aldığı, dördüncü maddesinde fesih ya da tek yönlü bir katılım yerine “entegrasyon” tarifi yapıldığı itirazı ve Salih Müslim’in “Bu devlete ortak oluyoruz” vurgusu da somut durumun daha isabetli bir tanımını ortaya koymakla birlikte aynı eksiklikle malul. HTŞ-SDG mutabakatının ABD-İsrail planları açısından nerede durduğu konusu burada da es geçiliyor.
Suriye’de çatışmaların başladığı 2011’den bu yana ABD-AB-İsrail üçlüsünün Suriye’ye ve Esad yönetimine düşmanca tutum aldığı sır değil. Bugün sahil bölgesinde yaşanmakta olanların çok daha azı için Suriye’ye hala devam eden yaptırımlar uygulanmaya başlandı, dünyanın dört yanından toplanan cihatçı çeteler eğitilip donatılarak Suriye’nin üstüne salındı, Lübnan sınırına yakın noktalarda İsrail ordusu HTŞ’nin önceli olan El-Nusra’ya silah ve lojistik destek verirken kritik zamanlarda Suriye mevzilerini vurdu. Filistin direnişine verdiği destek nedeniyle hedef alınan eski yönetim düştüğünden beri İsrail Suriye topraklarında kayda değer bir engelle karşılaşmaksızın ilerliyor, Suriye’yi yönetme iddiasındaki ekip ise İsrail’e şirinlik yapmaya devam ediyor, hatta kazara karşı karşıya gelmemek için İsrail’in ilerlediği noktalardaki güçlerini alelacele çekerek efendisine hizmette kusur etmeyeceğini her fırsatta gösteriyor.
HTŞ Batılı güçlerce “meşru hükümet” sayılıyorsa nedeni bu: İsrail’i hoş tuttuğu, Suriye’nin emperyalistler ve bölgedeki işbirlikçileri tarafından paylaşılması sürecine destek olduğu için. Şam’da imzalanan mutabakat, SDG’nin en azından Halep’in düşmesinden bu yana Suriye’de tasarlanan süreci kolaylaştırmayı tercih ettiği gerçeğiyle birlikte düşünülmeli.
Mutabakatın Alevi katliamıyla çakışması da talihsiz bir tesadüften ibaret değil. Binlerce Alevi’nin HTŞ unsurlarınca katledildiği ve HTŞ’nin meşruiyetinin daha fazla sorgulandığı günlerde yapılan mutabakat, uluslararası yaptırımları aşmaya çalışan bu katliamcı çetenin imajını kurtardı, ona kritik bir zamanda can simidi oldu. Katliamların durdurulması ve sorumluların cezalandırılması talebinin ön koşul olduğu iddiası ise temelsiz. SDG HTŞ’nin mezhepçi ve katliamcı siciline sahip olmayan bir yapı. SDG yetkilileri Alevi katliamlarından rahatsız olmuş, pekala bunu masada da dile getirmiş olabilir. Ancak burada çatışan taraflar arası ateşkes değil, iki siyasi-askeri gücün Suriye’nin geleceğine dair ortak bir siyasi çerçevedeki uzlaşısı söz konusu.
HTŞ ile SDG arasındaki ortak siyasi çerçevenin somutlandığı 8 maddelik mutabakatta katliamlar ya da mezhepçi şiddetle ilgili somut bir ifade yok, yalnızca yedinci maddede, yani sonlara doğru “bölünme çağrıları, nefret söylemi ve toplumdaki ayrışmaları körükleyen girişimler” şeklinde soyut bir ifade var. Suriye’deki somut durumdan hareketle örnek verirsek, “Domuz Aleviler, sizi yok etmeye geliyoruz” gibi iğrenç söylemler eşliğinde yapılan vahşi katliamlar ile söz gelimi Dürziler ile Alevilerin güvenlik kaygısıyla dile getirdiği özerklik ve öz savunma güçleri oluşturulması gibi talepleri aynı kefeye koymaya olanak tanıyan bir madde bu. Keza altıncı maddedeki “Esad rejimi kalıntılarıyla mücadele” vurgusu da farklı inanç gruplarından sivillere karşı sayısız katliam gerçekleştirmiş El-Kaide kökenli HTŞ’yi meşru iktidar olarak tanırken sahil bölgesinde yoğunlaşan direniş gruplarını kriminalize ediyor, Suriye halkının direnme hakkını mahkum ediyor. Tıpkı Alevi katliamı gündeme gelir gelmez HTŞ yönetimine destek açıklaması yapan, devamında Colani’yi Brüksel’e davet eden AB gibi…
Colani, Şam’da atılan imzalarla Suriye’nin bütününde HTŞ düzeni kurmak için zaman kazanmış oldu. Kazandığı bu zaman ve meşruiyetten hareketle de “Cumhurbaşkanı’nın dini İslam’dır” ve “Yasaların temelini fıkıh oluşturur” gibi hükümler içeren, Suriye’de modern, laik bir yurttaşlık anlayışı yerine inançlar temelinde bir milletler sistemi öngören geçici anayasa bildirgesini imzaladı. Özerk yönetimin bu bildirgeyi reddetmiş olması ikincil önemde. Ortadoğu’da laikliğin ileri mevzilerinden Suriye’de tüm ilerici kazanımların tasfiyesine giden yolda bir dönemeç alınmış durumda.
Deniliyor ki, SDG ne yapsaydı, savaşmaya devam mı etseydi. İmralı süreciyle ilgili pozisyonumuz burada da geçerli. Mesele savaş-barış ya da teslimiyet-direniş ikiliklerinin ötesinde. “Ağır etkisinde” kalındığından yakınılan reel sosyalizmin yarattığı dengenin ürünlerinden biri olan bağımsız ve laik Suriye tasfiye edilerek kabile düzenine mahkum ediliyor, bir ülke emperyalistler ve cihatçı çetelerce yağmalanarak paylaşılıyor, İsrail Suriye topraklarındaki işgalini genişletirken Suriye’yi ve bu arada Lübnan ile Filistin’i daha fazla kuşatma olanağına kavuşuyor. Burada bölge halkları adına yıkım yerine kendi adına fırsat gören her güç elbette eleştirinin muhatabı olur, karanlık gidişatın şu ya da bu düzeyde suç ortağı olarak görülür.
ABD’nin arabuluculuğunda, ABD planlarıyla uyum içinde, ABD helikopterine binilip gidilerek atılan imzanın kimin çıkarına hizmet edeceği açık olsa gerektir. Bu denklemde katledilen binlerce Alevi ve komşularının katline suç ortağı olmayı reddederek onlarla aynı sonu paylaşan onlarca Sünni, Hıristiyan ya da farklı kökenlerden Suriyeli de değersizleştiriliyor.
Bu denklemin parçası olan, buna uygun olarak değerlendirilir. Buradan Türkiye ya da bir başka bölge ülkesi adına barış ve kardeşlik çıkacağı beklentisi ise temelsizdir, en hafif tabirle Türkiye ve Ortadoğu halklarının emperyalist paylaşım planlarına konu edilmesine seyirci kalmak anlamına gelir.