19 Mart itibariyle başlayan halk hareketi, Türkiye siyasetinde ve toplumsal algıda dış dinamiklerin konumunda da bir değişikliği gündeme getirdi. Geçmişte AKP’nin siyasal alanı daraltmaya yönelik hukuksuz ve adaletsiz operasyonları, bu partinin emperyalist merkezlerin pek çok ihtiyacına yanıt vermesi nedeniyle yine idare edilir, ancak daha fazla eleştiri konusu olurdu. Bugün aynı merkezlerin eleştirilerini bile fazlasıyla geriye çektiği bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun elbette düzen siyasetinin dengelerine de yansımaları oluyor. Batılı ülkelere karşı görece eleştirel bir retorik geliştirme ve tabanını bu doğrultuda konsolide etme tercihi de artık AKP’den ziyade CHP’ye kalıyor.
Yanlış anlaşılmasın, AKP geçmişte de Batı karşıtı bir iktidar değildi. Aksine kendi ajandasını emperyalistlerin beklentileriyle uzlaştırmakta usta, işbirliğine açık bir iktidar olduğu sürece destek de görürdü. Ancak bu iyi ilişkilere bir biçimde emperyalist merkezlerin beklentileriyle AKP’nin kimi maksimalist hedefleri arasındaki gerilimden kaynaklı pürüzlerin gölgesi düşerdi. Maksimalist hedeflerden vazgeçerek Batı’yla mevcut ve potansiyel pürüzleri giderme vaadini ortaya koyan bir düzen muhalefetinin belirli bir toplumsal desteğe sahip olması arzu edilen bir denge unsuru olarak görülür, düzen muhalefetine de bir ölçüde yatırım yapılırdı. Bugün AKP iktidarı, emperyalist merkezlerce farklı nedenlerden dolayı vazgeçilmez görülüyor. Bu nedenle ABD’den gelen resmi beyanlarda geçmişten farklı olarak Türkiye’de yaşanan hukuk skandallarının lafı bile geçmiyor. AB cenahı “demokrasi,” “insan hakları” ve “hukukun üstünlüğü” gibi başlıklardaki iddiasını tamamen bir kenara bırakma lüksüne sahip olmadığı için söylem düzeyinde endişe beyan etse de ötesine geçmiyor. Bu durum, ikinci Trump döneminin doğrudan ürünü olan birden fazla nedenden kaynaklanıyor.
İkinci Trump dönemi, esas olarak iki bölgede AKP’nin elini rahatlatıyor: Doğu Avrupa ve Ortadoğu. Odağını Asya’ya ve Çin’in kuşatılmasına kaydırma tercihi nedeniyle Rusya’yla daha dengeli ilişki kurmak isteyen ABD yönetimi, Avrupa sahasındaki askeri ve siyasi varlığını görece azaltmayı gündemine almış durumda. Haliyle Soğuk Savaş’tan bu yana gönüllü olarak ABD’nin askeri himayesine giren ve özellikle 2022’den bu yana Rusya’ya karşı savaş konsepti temelinde konsolide olan Avrupalı güçler ortada bırakılmış durumda. Başta Almanya olmak üzere Avrupalı hükümetler askeri harcamaları artırma kararı aldıysa da ortaya çıkacak askeri boşluğun doldurulmasının zaman alacağı, dolayısıyla daha ivedi çözümlere ihtiyaç duyulacağı görülüyor. Bu da Avrupa’nın en büyük ordusuna sahip ülke olarak Türkiye’yi kıymete bindiriyor, Türkiye’yi yönetenlerin içerideki aşırılıklarını telafi ediyor.
Bugün ne ABD ne Türkiye’de iktidar sahiplerinin muteber bulduğu George Soros’un kendisi geri planda olsa da fikirleri iktidarda. Trump ve Erdoğan, Soros’un 2000’lerde ortaya attığı dehşet verici tezini benimsiyor: Türkiye’nin en değerli ihraç malı ordusu. Kore Savaşı’ndan bu yana emperyalist merkezlerin çıkarları için ölen halk çocuklarının gerekirse bu kez Rusya’ya karşı saldırganlığa kurban verilmesi temelinde yürüyen pazarlık, tüm muhataplarının iştahını kabartıyor.
Ortadoğu’da kirli pazarlık
Karşılıklı uyum ve beklentinin daha yüksek olduğu saha ise Ortadoğu. Emperyalistlerin beklentisi, Ortadoğu’nun İsrail için dikensiz gül bahçesine dönüştürülmesi. 7 Ekim sonrası süreçte İsrail’i epey sıkıştıran direniş güçlerinin tasfiyesi, başta İran olmak üzere direniş güçlerini destekleyen hükümetlerin hizaya getirilmesi, siyasi haritanın bu öncelik temelinde tartışmaya açılması, en dehşetli ifadesini Gazzelilerin topluca tehcir edilmesi planında bulan korkutucu demografik mühendislik hevesleri, Suriye’den başlanarak Ortadoğu’nun bu hedeflerle uyumlu güçler arasında pay edilmesi…
Yukarıda sayılanların ayrıntılı değerlendirmesi, bu yazının kapsamını aşıyor. Ancak söz konusu planların gerek büyük güçlerin gerekse uluslararası tekellerin iştahını kabarttığı ve bu doğrultuda bölgesel güçlerin katılımına ihtiyaç duyulduğu açık. AKP’nin 23 yıllık iktidar pratiğiyle bu işler için biçilmiş kaftan olduğu da…
Ortadoğu’da hedeflerin ve pastanın büyümesine paralel olarak riskler de büyüyor. Bu denklemde kendini kanıtlamış bir iktidarın engelle karşılaşmaksızın sahada iş görmesinin önemi büyük. AKP’nin maksimalist hedefleri bu bağlamda tolere edilir hale geliyor. AKP, tam da vazgeçilmez görüldüğü bir uğrakta içeride yaptığı cüretkar hamlelerin yanına kâr kalacağına güveniyor.
Suriye’de Baas iktidarının sona erdirilmesiyle başka bir eşiğe ulaşan operasyon ve Ekim ayından bu yana gündemimizde olan adı belirsiz “süreç” eninde sonunda İran’a bağlanacak daha büyük bir planın parçası olarak gündeme geldi. Bu iki başlıkta şu ana kadar ortaya koyduğu performans AKP’nin kredisini artırıyor. Üstelik emperyalist merkezlerin bugünkü tercihleri, AKP’yi kimi maksimalist hedefleri ya da başka potansiyel uyumsuzlukları nedeniyle kerhen iş tutulan bir ortak olmak bir yana, Türkiye için en ideal iktidar seçeneği haline getiriyor. Örneğin asıl hedefin İran olduğu bir operasyonun ideolojik konsolidasyonunda mezhepçi nefretin vazgeçilmez olduğu açık. Bu gerici ideolojik tercih için her açıdan en ideal adayın AKP olduğu da…
Direnişin etkisi
Halkın geriye çekildiği koşullarda siyaset çürür. Gezi Direnişi’nin geriye çekilmesinden bu yana gelişen süreç de bu çürümenin damgasını taşıyor. Seçmene indirgenmeyi bir biçimde kabullenen halk, ideolojik olarak da geriye çekildi. AKP’yi yenmek için AKP’ye benzemenin, tarikatçısından çetecisine İslamcısından Amerikancısına herkese gül dağıtmanın siyaset sanıldığı koşullarda anti-emperyalist duyarlılıklar da fazlasıyla zayıflamıştı. Batılı güçlerden demokrasi ve özgürlük bekleme, AKP’ye karşı sırtını Batılı emperyalistlere dayama tercihleri geniş kesimlerin gözünde en azından kabul edilebilir hale gelmişti. Adlı adınca bir ideolojik kirlenme söz konusuydu. AKP ise aynı Batılı güçlerle çözümü görece kolay olan pürüzlerini olduğundan daha büyük ve anlamlı gösteriyor, kendi tabanını sözde ABD-AB karşıtı bir retorikle konsolide edebiliyordu. Halkın bir kez daha öne çıktığı günümüzde burada da bir kayma söz konusu.
Batılı emperyalistlerin AKP ile iş tutma tercihi alenileştiği ölçüde halk hareketinin özneleri de dönüşüyor. İkiyüzlü Batı’ya güven olmayacağı, kurtuluşun halkın kendi ellerinde olduğu gerçeği berraklaşıyor. Sosyalist hareketin kararlı anti-emperyalist duruşu, aşağı yukarı son 10 yılda çekildiği azınlık konumunun ötesine geçme potansiyeli taşıyor. Halkın kendi kaderini eline alma iradesini ortaya koymasına paralel olarak muhalefet alanının ideolojik haritasının da anti-emperyalist bir doğrultuda ve ciddi ölçüde değiştirilmesi ihtimali belirmiş durumdadır. Bunun değerli bir olanak ve önemli bir görevi ifade ettiği açık.
Halk hareketinde “turuncu devrim” görmek, gerçeklikle bağını yitirenlerin işi. Ya da AKP’nin eteklerine tutunma ayıbını örtmeye yönelik umutsuz bir hezeyan… Batılı sosyal demokratlara Türkiye’deki halk hareketine sırt çevirdiği için sitem etmek ise güncel durumun gerçekliğine dair daha doğru bir analizden hareket etmekle birlikte belki öteki kadar yanlış bir siyasi tutuma işaret ediyor. Emperyalist ülkelerin liberalleri ve sosyal demokratları ile aynı gemide falan değiliz. Eşitliği, özgürlüğü, adaleti, iyi ve güzel olan her şeyi kendimizden, halkımızdan bekleriz.