Ortadoğu’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde ABD inisiyatifiyle yaşanan, ABD planlarıyla uyum içinde gerçekleşen hiçbir işten memnuniyet duyulamaz. ABD’nin hamlelerinden beklentiye girilemez. ABD’nin at değiştirmesi üzerine plan yapılamaz.
Suriye’de olağandışı bir hızla değişen dengeler, emperyalizmin tercihleri ile bölge dinamikleri arasındaki ilişkiye dair ciddi dersler barındırıyor.
İş henüz nihai noktaya varmadıysa da SDG projesinin çöktüğü ve bu projenin omurgasını oluşturan PYD-YPG’nin ağır yara aldığı açık. Ortadoğu halkları açısından korkutucu ihtimalleri de ortaya çıkaran bu gelişme, ABD himayesine güvenerek geliştirilecek hamlelerin çıkışsızlığını gösteriyor. 10 yıl boyunca temelde ABD’nin mali ve askeri desteğiyle çok geniş bir sahaya yayılan SDG projesi, günün sonunda Suriye Kürtlerini cihatçı katillerin menziline sokarak çökmüş durumda.
Bölge halklarının kurtuluşunun ABD’nin kanatları altında değil karşısında durmaktan geçtiği görüşümüz uzak bir geleceğe dair ahlaki ya da ütopik bir yaklaşım değil, bugünün somut gereklilikleriyle ilgili. Bugün bunu sarsıcı bir şekilde deneyimleyen PYD-YPG liderliği ise Suriye krizinin başlarından bu yana sağlıksız bir zeminde hareket etti. 2012 itibariyle Baas yönetimiyle uzlaşarak ortaya çıkan Kürt fiili özerkleşmesi, 2014’te Kobani’ye yönelik IŞİD kuşatmasının yakıcılığında ABD ile ilk önemli teması kurmuş oldu. İlk temas anı bir yana, devamında bu temas bir stratejik ittifaka dönüştü. Esad’ın özerklik teklif ettiği 2015 ya da YPG’nin Rakka’ya ABD desteğiyle girmeyi tercih ettiği 2017 uğrağında Amerikancı stratejiyi değiştirmek mümkün olduğu halde bu tercih edilmedi.
Tek yönlü olarak Amerikan himayesine yaslanıldı, IŞİD’e karşı savaşta ele geçirilen petrol sahaları, barajlar ve tahıl üretim alanları Suriye’yi açlığa mahkum ederek çöküşe sürüklemenin aracına dönüştürüldü. Bununla uyumlu olarak 2024 sonları itibarıyla da önce Esad’ın düşürülmesi devamında da HTŞ iktidarının kalıcılaştırılmasına yatırım yapıldı.
“Suçu” ABD-İsrail planlarına direnmek olan Baas iktidarının tasfiye edildiği koşullarda ABD ve İsrail’in öncelikleri de değişti. Suriye’nin kuzeydoğusunda toplumsal desteği ve özgücü tartışmalı, kuzey komşusu Türkiye’deki iktidarla sürekli bir gerilim kaynağı olan SDG’dense artık Şam’a oturtulmuş olan ve emperyalizme yaranmak adına her türlü hizmeti vermeye hazır olduğunu fazlasıyla ispatlayan HTŞ’ye yatırım yapmayı tercih etmeleri sürpriz değil. Ancak bu tercih değişikliğinin bu kadar ani ve ölçüsüzce yapılması sorgulanmalı.
AKP medyasının sahte kahramanlık hikayeleri bir yana, Rakka ve Deyrizor’un bir günde el değiştirmesiyle sonuçlanan gelişmelerin ABD ve İsrail’e rağmen değil, bunların onayı ve en azından ABD’nin teşvikiyle olduğu açık. Bu iki gücün Suriye’de önceliklerinin değişmesi yeni bir durum olmasa da sahadaki dengenin bir günde altüst olmasına verdikleri onay, AKP-HTŞ ikilisine verilmiş büyük bir hediye. Peki AKP ve HTŞ, ABD ve İsrail’e ne verdi de bu hediyeyi kopardı?
Bunu bir adım geriye giderek HTŞ’nin Suriye’de iktidara neden yerleştirildiği sorusuyla birlikte düşünmek gerekiyor. AKP ve HTŞ’nin SDG’nin çökertilmesi karşılığında ABD ve İsrail’e vaadinin İran’a yönelik emperyalist kuşatmayla ilgili olduğu kesindir. Ayrıntıları Suriye’ye ek olarak Irak, Lübnan ve Filistin sahalarında görmemiz ise muhtemeldir. Doğrulama şansımızın olmadığı spekülatif iddialar bir yana, çatışmalar sırasında HTŞ güçlerinin IŞİD’lilerin tutulduğu hapishaneleri ele geçirmek için özellikle agresif ve aceleci davrandığı not edilmeli. Türkiye dahil Ortadoğu halklarının karşı karşıya olduğu tehlikenin büyüklüğü açık olsa gerek.
Üstelik Suriye sahasındaki ani tercih değişikliği, ABD adına eski vekili PYD-YPG’nin tamamen kaybı anlamına gelmek zorunda değil. Kürt ulusal hareketinin sözcülerinden “verilen sözlerin tutulmadığı” yakınmalarının ötesine geçen bir sorgulama ya da yeniden değerlendirme duyulmuyor. Hatta hareket adına konuşma iddiasındaki kimilerinin “olası İran operasyonunda istenecek güvenceler/öne sürülecek koşullar” üzerine kalem oynatmaya devam etmesi de muhatabı adına hazin bir durum. Üstelik düne kadar kontrol ettiği geniş bir sahayı ve bu sahadaki ekonomik ve siyasi değer taşıyan pek çok kozu da yitirmiş bir hareket, ABD-İsrail ikilisinin İran ve müttefiklerine karşı olası talepleri karşısında pazarlık gücünü de yitirmiş durumdadır.
Yukarıda da söylediğimiz gibi Suriye’de Kürt fiili özerkleşmesi, sürecin başlarından bu yana tartışmasız olarak Amerikancı bir çizgide gelişmiştir. Vurgu ve üslup farklılıkları bir yana, Kürt ulusal hareketinin tüm unsurları bu çizgiye ortaktır. Bu ortaklığa, son İmralı süreci başladığından bu yana ABD ve İsrail gibi güçlere güvenmeme, yüzünü Ankara’ya dönme vurguları yapan Abdullah Öcalan’ın da dahil olduğunu vurgulamak gerekiyor. Örneğin Öcalan’ın bir önceki “çözüm süreci” devam ederken 2013’te basına sızdırılan görüşme tutanaklarında geçen “Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Şu anda Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var” sözleri bunun ifadesiydi. Suriye’deki Kürt askeri varlığının çok daha düşük olduğu bir uğrakta “Suriye’de 50 bin, İran’da 40 bin” beyanı bir tespit değil, iddia ve hedefi ifade ediyordu. ABD’nin askeri ve mali desteğiyle ulaşılacağı umulan bir hedef…
Son İmralı sürecinin de Suriye’nin düşürülmesi yoluyla İran’ın ve Filistin direnişinin kuşatılması planı doğrultusunda gündeme geldiği, Öcalan dahil herhangi bir odağın bu plana itiraz etmediği açık. Tüm mimarlarıyla bu çizgi, kaderini Suriye’nin bağımsızlığına ve Ortadoğu halklarının özgür geleceğine değil, ABD himayesine bağladı. Gelinen noktada sadece Kürtlere değil tüm Suriye’ye, tüm Ortadoğu halklarına kaybettirdi.
Bu gündem özelinde altını çizdiğimiz temel doğru sadece bugün darbe alan PYD-YPG için değil, ilgili tüm taraflar için geçerli. Kurtuluş ABD’nin kanatları altında değil karşısında yer almaktan geçmektedir. Ortadoğu’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde ABD inisiyatifiyle yaşanan, ABD planlarıyla uyum içinde gerçekleşen hiçbir işten memnuniyet duyulamaz. ABD’nin hamlelerinden beklentiye girilemez. ABD’nin at değiştirmesi üzerine plan yapılamaz.
“Terör örgütü yenildi” diye sevinenler varsa da, Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu komşusunda IŞİD kökenli bir çetenin hakimiyet alanını genişleterek iktidarını pekiştirmesi halkımız için büyük tehlikedir.





