Başlangıç noktaları önemlidir.
Bir mücadelenin içindeyken çoğunlukla ayağınızı bastığınız noktadan güç alır, sonraki hamlelerinizin başarı şansını buradan aldığınız güçle kolaylaştırmaya çalışırsınız.
Hedefiniz dünyayı değiştirmek, tarihin akışına omuz vermekse Türkiye böylesine avantajlı bir başlangıç noktasını ifade ediyor.
Sıklıkla yapılan ülkeden umudunu kesme çağrıları da bu çağrılara eşlik eden yenilgi edebiyatı da mücadele kaçkınlarının halka yönelik güvensizliği de durumu değiştirmiyor.
Halk her seferinde ayağa kalkıyor.
Üstelik bunu her seferinde yalnız bırakılmasına karşın yapıyor.
İktidar ve düzen muhalefeti “sokaktan uzak durmaya”, “tepkisini sandıkta göstermeye” çağırıyor.
”Salt seçmen” olmak yurttaşlığı kaybetmenin ilk adımı. Yurttaşlık olmayınca ise “salt seçmen” de kalınamıyor.
Emekçiler, gençler ve kadınlar seçme ve seçilme hakkına yönelik taarruza yurttaşça bir yanıt veriyorlar. Yürüdükçe ve öğrendikçe halk oluyorlar.
Sahneye çıkış sıklığı ve sürekliliği değişebiliyor. Ama halk mutlaka siyasal sıkışma anlarında kendisini güçlü bir biçimde hatırlatıyor.
Sıklık ve süreklilik mi? Onlar için başka bir aktörün, devrimcilerin, müdahalesi gerekiyor.
Bu memleketin emekçilerine, gençlerine ve kadınlarına güveniyoruz. Ama devrimciler olarak bütün sorumluluğu (ve tabii bu sırada kendi sorumluluklarımızı da) halka yükleyemeyeceğimizin farkında olmamız gerekiyor.
AKP ve MHP kendi rolünü oynuyor. Siyasal alanı daraltmaya, yurttaşlığı ve seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırmaya çalışıyor.
CHP yönetimi ve parti içerisinde/etrafında kümelenen düzen aktörleri, halkın direncinin açtığı alanı kendi programları çerçevesinde kullanıyorlar. Bir yandan AKP’nin saldırısını mümkün olduğunca az mevzi kaybıyla kaybıyla karşılamaya çalışırken bir yandan da sokak dinamizmini sandık merkezli stratejilerine entegre ederek kontrollü kılma yönünde adımlar atıyorlar. CHP’nin hamlelerinde görülebilecek kimi eksiklik ve sorunlar parti yönetiminin basiretsizliğinden değil bu partinin programatik ve aynı anlama gelmek üzere sınıfsal ufkundan, bu ufkun sınırlarından kaynaklanıyor.
Sürece dair daha temkinli bir yaklaşıma sahip olan DEM Parti de yine politik olarak kendi tuttuğu pozisyon ile tutarlı sayılabilecek bir yaklaşım geliştiriyor. İmralı sürecine ve bu süreci ortaya çıkaran/dayatan bölgesel denkleme zarar vermeyecek bir ölçülülükle itirazlarını ortaya koyuyorlar.
Halk üzerine düşeni yapıyor. 19 Mart’tan beri iktidarı ve muhalefeti ile hiçbir düzen aktörünün beklemediği biçimde direniyor. İktidarın sırtını emperyalistlerin desteğine dayayarak kurduğu denklemi bozuyor.
Saldırıyı bütünüyle püskürtmek için bozmanın ötesine geçmek, bu sefer denklem kuran taraf olmak gerekiyor.
“Devrimciler kendi sorumluluklarını halka yükleyemez” dedik. Peki görevimiz ne? Örneğin, “halkın eksik kaldığı yerleri tamamlamak” mı? Bize göre bu soruya hayır yanıtını vermek gerekiyor. İşimiz halkın direnişinin bize sunduğu zenginliğin yeni bir siyasal bağlam ve dolayısıyla bütünlük içerisine yerleştirmek. Kavganın kalıcılık kazanabileceği ve zafere yürüyebileceği çerçeveyi inşa etmek.
Devrimcilere “eksiklik tamamlama” misyonu yükleyerek onları bir çeşit dolgu malzemesi haline getirme eğilimi yalnızca halk hareketiyle kurulan ilişkilerde kendisini dışavurmuyor. Yukarıda saydığımız siyasal aktörlerin birçoğu ile devrimciler arasında kurulan ilişkide de benzer bir örüntünün kendisini tekrar ettiğini görüyoruz. CHP ve HDP ile sosyalistler arasında kurulan ilişkinin geçmişine ve bugününe baktığımızda bu sorunu daha somut bir şekilde kavramak olanaklı.
İşimiz CHP’yi sola çekmek, bu partiye akıl vermek değil. Benzer biçimde, CHP’nin özellikle gençlik dışı toplumsal muhalefet alanı içerisindeki hegemonyasından korkarak bu partiyle bir tür mutualist ilişki kurmak da sosyalistlerin izlemesi gereken rotayı ifade etmiyor. Öncünün görevi, geniş bir demokrasi cephesinin en sol kanadını oluşturarak buraya taşan unsurları etrafında toparlamak değil.
Devrimcilik bir yaşam tarzı, bir duruş ya da kimlik olmanın ötesinde dünyayı ve ülkemizi değiştirmenin biricik yöntemini ifade ediyor. Tam da bu yüzden devrimci siyasete ihtiyacımız var. Bu nedenle, devrimci olmak düzen muhalefetinin siyasal eklentisi olmakla bir kan uyuşmazlığına sahip.
Vurgulamak gerekiyor. Devrimcilerin düzen muhalefetini doğru bir çizgiye, daha sola çekmek gibi bir görev ve sorumluluğu da yok. Bu ancak, devrimcilerin alan kazanmasını önlemek adına düzen muhalefetinin girişeceği bir karşı hamleyi ifade edebilir.
Halka yol göstermekle CHP’ye akıl vermeyi birbirine karıştıranlar var. Bu kafa karışıklığı zaman zaman halk hareketine siyasal bir rota gösterme sorumluluğunun “CHP ne yapmalı/yapmalıydı?” ekseninde eritilmesine yol açıyor. Bu denklemde siyaset ancak CHP ölçeğinde aktörler tarafından yapılan bizim de dışsal bir öneri sunucu/eleştirmen olduğumuz bir faaliyete indirgeniyor.
Bu yöntem devrimci olmadığı gibi gerçekçi de değil. Türkiye’deki toplumsal patlamalar süreklileşmiş bir siyasal kriz tablosunun ürünü. Bu tabloya yanıt üretmek de tek başına belirli bir momente değil tarihsel sıkışmanın köklerine odaklanmakla mümkün.
Neyin mümkün olduğunu anlamanın önkoşulu neyin zorunlu olduğunu kavramak. Bu da tarihsel bir bakışı ve onun ışığında gelişen bir siyaseti ve eylemi gerektiriyor.
Belirli bir tarihsel uğraktaki siyasal gelişmelere özgün bir müdahale için içerisinde bulunulan uğrağa ilişkin özgün bir çerçevelendirmeye ihtiyaç var. Siyasal müdahale olguları bir bütünlüğe ve bağlama yerleştirmenin ürünü olarak ortaya çıkabiliyor.
Bütünlük ve bağlama yerleştirmeden kastımız salt ideolojik mücadelede etkili olabilecek bir işlem değil. Siyasal hamlenin kendisi bir çerçevelendirmenin uzantısı.
AKP/MHP blokunun taarruzu da, CHP’nin bu taarruza karşı ortaya çıkan halk tepkisiyle ilişkilenme biçimi de kendi özgün çerçevelendirmelerinin sonucu.
İktidar blokundan başlayacak olursak… Bu hamleyi geliştirmeye iten bir çerçevelendirmeden söz etmemiz olanaklı. AKP/MHP cephesinin şuna benzer bir okuma üzerine hareket zeminini inşa ettiğini varsayabiliriz: dış konjonktürün izin vermesi, CHP’nin dağınık ve atıl görüntüsü, halk faktörünün baskı altına alındığı kanaati, sunulacak yolsuzluk ve diploma hikayesinin elde bulundurulan medya gücüne ve CHP’nin iç çelişkilerine yaslanarak satılabileceği fikri.
CHP’nin mevcut tabloyu yerleştirdiği bağlamı ise şu cümleyle özetlemek olanaklı: “Erdoğan karşısındaki en güçlü rakip olan Ekrem İmamoğlu’nu devreden çıkarmak için devletin tüm olanaklarını harekete geçirdi”. Süreç boyunca geliştirdikleri hamlelerin bütünü de bu çerçevenin bir ürünü. CHP’nin anlatısının geniş halk kesimleri üzerinde de güçlü bir ikna ediciliğe sahip olduğu ve bu partinin AKP karşıtı toplumsal kesimlerin gençlik dışında kalan kısmını şu ana kadar büyük ölçüde konsolide ettiğini not edebiliriz.
CHP’nin anlatısının etkisi gençlik dışı kitleler ile de sınırlı değil. Ülkedeki sosyalistlerin önemli bir bölümü de CHP’nin çizdiği çerçeveyi bir tashih okumasından dahi geçirmeden kabulleniyor.
Geçerken not edelim. Bu tablonun oluşmasında, CHP’nin muhalif yayıncılık alanında kurduğu hegemonyanın önemli bir rolü var. Yalnızca AKP karşıtı kitlelerin değil örgütlü sosyalistlerin de güncel siyasete ilişkin edindiği bilgiler bu partinin prizmasından süzülerek ediniliyor.
Okuma ortak olunca eleştiri de öze değil biçime odaklanıyor. Sosyalistler ve CHP arasındaki ayrım sesin gürlüğüne, kelime tercihlerinin agresifliğine ya da eylemde sergilenen cevvalliğe indirgeniyor. Nitel fark yoksa fark yaratmanın tek yolu olarak elde niceliği dışavurmak kalıyor. Bu da siyasetin dışına taşmayı aynı anlama gelmek üzere siyaseti CHP’ye bırakmayı beraberinde getiriyor.
Devrimci pratik ve dolayısıyla devrimci siyaset mutlaka ve mutlaka devrimci bir teorinin ürünü olarak kendisini ortaya koyuyor. Devrimci teori, mevcut durum ile devrim hedefi arasındaki ilişkinin üzerine inşa edildiği bilimsel zemini ifade ediyor. belirli bir toplumsal formasyonda ve uğraktaki bir siyasal sıkışmaya ilişkin müdahale çerçevesi de temelde devrimci teoriye yaslanan stratejik bütünlüğün belirli bir zamansallık ve mekansallıkta yeniden üretilmesini ifade ediyor.
Güncele baktığımızda “salt güncellik” görüyorsak bu durum güncelliğin değil bizim sınırlarımıza işaret ediyor. Güncel olan nüve halindeki bir tarihselliğin ifadesi. Öncülük iddiasını gerçek kılmak da tam da bu nüve halindeki tarihselliği soyutlayabilme, bu nüve ile nihai hedef arasındaki hamle ve yaklaşımlar bütününü inşa etme kapasitesine bağlı.
Olan biteni içerisine yerleştireceğimiz çerçevenin başlangıç noktasını AKP-MHP bloku tarafından yürütülen karşı devrimci dönüşüm oluşturuyor. Özel olarak yurttaş kategorisini önce seçmene indirgeme sonrasında ise tasfiye etme yolunda atılan adımlara odaklanmamız gerekiyor. Düzen muhalefetinin de bu dönüşümü kabullenici ve siyasete müdahalenin biricik yolu olarak sandığı işaret edici rolünü de mutlaka hatırlatmalıyız.
İktidar cephesinin siyaseti seçmen olmaya sıkıştırması ve bununla bağlantılı olarak yurttaşlık kategorisini tasfiyeye girişmesi aynı zamanda siyasal alanın daraltılmasına yönelik bir dönüşümün parçası.
Siyasal alanı daraltmaya yönelik bu istek Türkiye kapitalizmine özgü bir anomali değil. Emperyalist-kapitalist sistemin mevcut dengesi yurttaşlık, siyasal katılım, seçme ve seçilme hakkı ve demokrasi gibi düzlemlerde daha önce kurulan ve büyük ölçüde reel sosyalizmin varlığının izlerini taşıyan modus vivendi ile bir gerilim içerisinde.
Kapitalist toplumsal formasyonların çelişkileri yönetilebilir kılma kapasitesini güçlendiren bu mekanizmalar, her zaman gerilimli bir dengenin üzerinde varlık alanı buldu. Her şeyden önce bunlar, karmaşık tarihsel süreçlerin ve faktörlerin ürünüydüler. Burjuvazinin ilerici barutunu kaybetmediği dönemin devrimci atılımlarının tortuları, işçi sınıfının siyasal alanda gösterdiği mücadeleye karşı atılan geri adımlar, reel sosyalizmin varlığında ağırlığını hissettiren devrim tehdidine karşı düzen içinde kapsama ve soğurma mekanizmalarına duyulan ihtiyaç, burjuvazi içi farklılaşan çıkarları uzlaştırıcı ve yönetilebilir kılıcı mekanizmaların gerekliliği ve son olarak Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasındaki karşı devrimci saldırı dalgasının yarattığı aşındırmalar.
Siyaset alanının krizleri yönetilebilir kılan ve soğuran etkisi, toplumsal formasyon içerisindeki çelişki ve gerilimlerin belirli bir düzlemde yoğunlaşması anlamına geliyor. Bu da yeni tipte kriz dinamiklerinin ortaya çıkması ve nihayetinde siyasal sarsıntıların üzerinde bir çarpan etkisi anlamına geliyor. Çelişkileri yönetilebilir kılma düzleminin kendisi bir kriz kaynağı görüntüsü vermeye başlıyor.
Süreklileşmiş siyasal kriz ortamının kökeninde yatan çelişki ve gerilimler kapitalizmin doğrudan sonuçları olduğu ölçüde düzen için bunları çözmek bir seçenek değil. Dolayısıyla, odaklanma bu gerilim ve çelişkilerin kendisini dışavurduğu alanlara kayıyor. Siyasal alanı daraltma isteği tam da burada gündeme geliyor. Daraltma, kısa vadelerde kriz öteleyici ve kolaylaştırıcı bir işlev görse de orta ve uzun vadelerde daha şiddetli krizlerin kapısını aralıyor. Türkiye’nin AKP’li yıllarda içerisinde bulunduğu süreklileşmiş siyasi kriz döngüsüne bakıldığında bu geçici rahatlamaların ve bunların bedeli olan ertelenmiş sıkışmaların izlerini görmemiz olanaklı.
Bu döngünün ve özel olarak siyasal alanı daraltarak halktan uzaklaştırmanın ana sonuçlarından biri, düzen aktörlerinin öncelikleri ve yaklaşımları ile geniş kitlelerin talep ve beklentileri arasındaki mesafenin giderek açılması.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde, emperyalizm cephesinin Erdoğan’a tanıdığı kredi, devlet mekanizmasının AKP-MHP etrafında şekillenmesi, düzen siyasetinde Mehmet Şimşek programı başta olmak üzere emperyalizmle ilişkiler, tarikatlar gibi bir dizi başlıkta sergilenen yarı açık uzlaşmada kendisini gösteren eğilim ile halkın talep ve beklentileri arasındaki mesafe giderek artıyor.
Buradan çıkarılabilecek iki ana sonuç var. Bunlardan ilki, düzen aktörleri ile halk düzlemi arasındaki bu ayrışmanın içerisinde bulunulan siyasi kriz uğrağını süreklileştiren yapısı. İkincisi ise CHP’nin Şimşek programı başta olmak üzere kritik başlıklarda AKP-MHP cephesi ile ortaklıklarının orta ve uzun vadede şimdilik bu parti etrafında konsolide olmuş görünen kitleleri yeni arayışlara itme potansiyeli.
Siyasal krizin süreklileşmiş hali aynı zamanda düzenin iç mekanizmaları tarafından çözümlenemeyen bir karaktere işaret ediyor. Kriz döngüsü ve kangrenleşme hali devrimci bir çözüme olan ihtiyacı gösteriyor.
Peki devrimcilere düşen görev ne? Bize göre, bu sorunun yanıtı da mevcut kriz tablosunun süreklilik taşıyan yapısında ve bütünsel çözümü çağıran karakterinde gizli. Siyasi krize karşı geliştirilen yanıtın, krizin karakterini referans alması ve onun etrafında şekillenmesi şart. Tepkinin sıklığının ve sürekliliğinin sağlanması ve bu sürekliliğin bütünsel bir çözüme doğru ilerleyen bir karakter taşıması.
Üç ana halkaya odaklanmak, diğer her şeyi bu odaklanma etrafında şekillendirmek gerekiyor: 1) Ortaya çıkan gençlik dinamizminin devrimci bir siyaset etrafında bir araya getirilmesi. Bu yolla gençliğin bir politik kategori olarak inşası; 2) Geniş halk kitlelerinin Mehmet Şimşek programında temsil edilen yoksullaştırma siyasetinden duydukları rahatsızlığın aynı programın destekçisi olan CHP tarafından soğurulmaması için gerekli politik mekanizmaların oluşturulması; 3) Emekçilerin, gençlerin ve kadınların devrimci cumhuriyetçi bir siyasal hat etrafında örgütlenmesi.
İşimiz iktidarın ne yapacağını tahmin etme yarışlarını girmek, AKP-MHP blokunun insafa gelmesini beklemek ya da düzen muhalefetinin elde edeceği sınırlı kazanımlarla düzenin bir bütün olarak bu süreçten çıkmasını başarı saymak değil. Ne yaparlarsa yapsınlar kaybetmelerini ve kazananın halk olmasını sağlamak.