Moncada Kışlası baskını, başarısız bir silahlı saldırı olmasına rağmen, Küba Devrimi’nin dönüm noktası ve simgesi haline geldi. Bu eylem, Batista rejimine karşı halkta büyük bir coşku ve umut kaynağı olmuş, 26 Temmuz Hareketi’nin örgütlenip büyümesinin temelini atmıştır.
Mehmet Can Karaca
Küba, 1948-1952 yılları arasında, diktatör Fulgencio Basista diktatörlüğü arifesinde Carlos Prío Socarras yönetiminde derin bir siyasi yolsuzluk içerisindeydi.
Seçim dönemlerinde rüşvet ve baskı yaygın olarak görülüyordu, siyasetçiler ve bürokratlar kamu kaynaklarını kişisel menfaatleri için kullanıyordu, kamu ihaleleri adrese teslim biçimiyle yandaş şirketlere veriliyordu.
Mafyanın faaliyetleri ülke içerisinde yıldan yıla artar haldeydi. ABD mafyası Küba’yı uyuşturucu ve kumar cenneti olarak görüyordu ve özellikle uyuşturucu kaçakçılığı için bir güvenli liman işlevi görüyordu. Küba’nın Havana, Santiago de Cuba, Matanzas gibi şehirleri ABD mafyasının önemli meskenleriydi. Turizm ve otelcilik sektöründe şirketleşen bu yapılar Küba’nın sahil kentlerini “tatil beldeleri” haline getirmişti ve fiilen sömürge limanlarına çevirmişlerdi.
Ülkeye akan turistler uyuşturucu ticaretiyle mafya için önemli gelirler yaratıyordu. Oteller, gece kulüpleri ve kumarhaneler gibi yasal işletmeler sayesinde uyuşturucu üzerinden kazanılan para aklanmış oluyordu. Tüm bunlar iktidarın ve polisin olanlara makul bir ücret karşılığında göz yummasıyla mümkündü.
Dönemin iktidar partisi olan Partido Auténtico ve başkanları Socarrás bu yolsuzlukların merkezindeydi. Mafyalardan siyasi liderlere düzenli olarak rüşvet akışı söz konusuydu. Sahada mafyayla doğrudan ilişkide olan polisler de bu rüşvetten nasipleniyordu tabii ki.
Küba 1950’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri dışındaki en büyük kumar merkezi haline geldi.
Castro’nun ilk siyasi deneyimleri
O dönem Küba’da faaliyet gösteren Eduardo Chibas da yurtsever bir demokrattı ve iktidar partisinin alışılagelmiş yolsuzluğunun şiddetle karşısındaydı. Chibas, 1947 yılında Küba Halkı Ortodoks Partisi’ni kurdu. Küba devriminin lideri Fidel Castro da, genç bir hukuk öğrencisi olarak anti-emperyalist ve sol popülist bir çizgide faaliyet gösteren bu partinin üyelerinden biriydi. Üniversite yıllarında öğrenci hareketinde aktif bir rol alan Castro, mücadele yıllarında partisinin popülizmde sıkışan ve yozlaşma karşıtı liberal demokrat çizgisini yetersiz buldu.
Partili hayatının başından itibaren öğrenci liderliğinde kendisini gösteren Castro aktif olarak devrimci faaliyetler içerisinde yer alıyordu. Protestolarda özellikle komünist olduğu şüphesi bulunanlara karşı polis tarafından gerçekleştirilen sert müdahaleler, liberal politik düşüncelere sahip olan Fidel’i sosyalist siyasete daha da yaklaştırdı.
Kolombiya’nın Bogota şehrinde sol-liberal politikacılardan birinin öldürülmesi sonucu çıkan protestolara katılan Castro, Bogota’daki liberallerin önderliğinde gelişen eylemleri özetleyen ve ilerleyen yıllarda ilk mücadele yıllarına atfen şunları söyleyecekti:
“Halkın arasına katıldım; bir kalabalık tarafından basıldığında çöken bir polis karakolunda bir tüfek kaptım. Tamamen kendiliğinden gelişen bir devrimin manzarasına tanıklık ettim… Bu deneyim, kendimi halkın davasıyla daha da özdeşleştirmeme yol açtı. Henüz çok yeni olan Marksist fikirlerimin davranışlarımızla hiçbir ilgisi yoktu. Bu bizim açımızdan, (José) Martíci, anti-emperyalist, sömürge karşıtı ve demokrasi yanlısı fikirler taşıyan gençler olarak tamamen kendiliğinden gelişen bir tepkiydi.”
Teoriyi pratik üzerinden öğrenmek
Bu dönemde Castro, ideolojik netliğe henüz kavuşmamışken, halk hareketlerinin içerisinde kaybolma tehlikesi yaşıyordu. Hukuk öğrencisinden avukata, avukattan gerillaya doğru evrilecek olan hayatında halk kitlelerinin bir nesnesi değil, kitlenin taleplerini iktidara getirebilecek bir önder olmayı öğrenecekti.
Fidel, Küba Halkı Ortodoks Partisi’nin parlamento adayı olarak Havana’nın yoksul mahallelerinde seçim çalışmalarına katılıyordu. 1952 yılında gerçekleşecek olan seçimlerde halkın oy kullanması için ise hiç fırsat doğmadı.
Diktatör Fulgencio Batista, “Ülkeyi yolsuzluktan ve kaostan kurtarmak” gerekçesiyle askeri bir darbe ile seçimlerden üç ay önce iktidarı gasp etti. Seçimleri iptal etti, kısa süre içinde anayasayı yürürlükten kaldırdı, sendikaları ve sosyalist örgütleri kapattı.
Yolsuzluğu bitirme iddiası ise hiçbir zaman hayata geçmedi. Tersine, askeri darbeden sonra Küba burjuvazisi ile mafyaların varlığı güçlendirildi. ABD ile ilişkiler sağlamlaştırıldı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile diplomatik ilişkilere son verildi. Böylece Batista iktidarı, Küba’yı ABD’nin bir sömürgesi haline getirme serüveninde geri dönüşü olmayan bir yola girdi.
Castro, hükümete karşı dava açmaya çalıştı ama çabaları sonuçsuz kaldı. Ona göre anayasanın askıya alındığı bir tabloda iktidara karşı girişilen hukuki zorlamaların bir anlamı kalmamıştı ve fiziksel olarak direnişe geçmek yurttaşların doğal bir hakkıydı.
Mücadelenin demokratik ve hukuki bir temelde yükselmesinin önü tamamen kapatılmıştı. Artık farklı stratejik yaklaşımlar sahiplenmek gerekiyordu.
Önderliği ele almak
Askeri darbenin üzerine Fidel, Küba Halkı Ortodoks Partisi’nden koptu. Eski partisinin çevresinden, öğrencilik yıllarından ve siyasi çalışma yaptığı yoksul mahallelerinden rejim karşıtlarının toplandığı bir örgüt kurdu. İsmi Movimiento olan bu örgüt hücre sistemiyle örgütleniyordu ve siyasi sözünü Acusador isimli gazeteyle yayıyordu.
Bu yeraltı örgütünün ilk eylemi ise 26 Temmuz 1953 tarihinde Moncada Kışlası isimli askeri tesisi basmak olacaktı. Amaçları silahların temininden sonra örgütlü bir ayaklanma çıkarmaktı.
Baskın planlama hataları ve tecrübesizlikten dolayı başarısız oldu. Baskında bulunan 135 militandan çoğu öldürüldü, sağ kurtulanlar ise Sierra Maestra dağlarına çekildi. Batista rejimi olağanüstü hal ilan etti ve sağ kurtulan militanları da kısa bir süre sonra yakaladı. Canlı ele geçirilenler arasında Castro da bulunuyordu.
Mahkeme karşısına çıkan Castro savunmasını kendi üstlendi. “Devletin anayasal güçlerine karşı silahlı kişilerden oluşan bir ayaklanma örgütlemek” suçuyla yargılanırken o bu iddiayı reddetti. Anayasal güçlere karşı değil, anayasayı yürürlükten kaldıran Fulgencio Batista rejimine karşı savaştıklarını savundu. Hayatta kalan yoldaşlarının ise işkencelerden geçirildiğini mahkeme heyetinin yüzüne vurdu.
Castro güçlü retoriğiyle sunduğu savunması sayesinde kendisi ve yoldaşları sadece 7 aydan 15 yıla kadar değişen hapis cezaları aldılar.
Moncada Kışlası Baskını başarısızlıkla sonuçlansa da eylem Küba halkında önemli bir isyan girişimi olarak kabul gördü ve sahiplenildi. Castro hapishanedeyken bile örgütünün liderliğini korudu. Mahkemede verdiği savunma konuşması “Tarih Beni Aklayacak” başlığıyla kitaplaştırıldı ve Movimiento’ya sempatinin büyümesini sağladı.
Halkın siyasi baskıları ve dinmek bilmeyen protesto dalgaları sayesinde 1955 yılında Moncada Baskını’nı gerçekleştiren militanlara af çıkarıldı. Batista; büyük ticaret tekellerinin, mafyanın ve ABD’nin desteğinin arkasında olduğunu bildiği için Castro ve örgütünü küçümsüyordu. Halkın sempatisini bu af ile kazanabileceğini düşünen Batista’nın bu böbürlenişi ve gururu, onun sonunun başlangıcı oldu.
Sürgün yılı ve devrime giden yol
Yine aynı yıl Fidel ile kardeşi Raúl güvenlik gerekçesiyle Küba’dan Meksika’ya kaçtılar. Burada Fidel, Batista karşıtı Amerikalı Kübalılardan finansal destek ve silah arayışına girdi. Meksika’da doktor ve gazeteci Ernesto “Che” Guevara ile tanıştı. İspanyol İç Savaşı’nda (1936-1939) Cumhuriyetçilerin tarafında bulunan eski Yarbay Alberto Bayo’dan askeri stratejiler ve gerilla savaşı üzerine eğitim aldılar.
Silahlı mücadelelerinin miladı olarak kabul ettikleri Moncada Kışlası Baskını’nın şerefine hareketlerinin ismini baskının yıl dönümü olan M-26-7, yani 26 Temmuz Hareketi olarak değiştirdiler.
Fidel ve yoldaşlarının devrimle sonuçlanacak olan Küba’ya geri dönüşleri, 1956 yılında sadece 81 militan ve Granma yatı ile süren 7 günlük bir deniz yolculuğu sonucunda mümkün oldu. Sierra Maestra’dan Batista diktatörlüğüne karşı tekrar başlayan silahlı mücadele 1 Ocak 1959 tarihinde zaferle sonuçlandı.
Fidel Castro’nun savunması ve liderliği sayesinde Moncada, sadece bir askeri harekat değil, özgürlük ve halkın haklarını savunan yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edildi. 26 Temmuz Hareketi, Castro önderliğinde bir direniş örgütü olmakla kalmamış, mücadelenin içerisinde ideolojik bir berraklık kazanıp sosyalist bir çizgiye oturmuştur. Böylece Moncada baskını, Küba halkının diktatörlüğe karşı direnişinin sembolü olmuş ve nihai zaferin ilk kıvılcımı olmuştur.