İsrail, 27 Ekim 2026’da yapılacak genel seçimlere, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de sürdürülen soykırımın, Lübnan, Suriye ve İran’a sıçrayan savaşların ve derinleşen siyasi krizlerin gölgesinde hazırlanıyor.
Seçimler, yalnızca soykırımcı İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğini değil, son üç yılda ülke siyasetinde yaşanan dönüşümlerin nasıl bir hükümet ortaya çıkaracağını da belirleyecek.
Ancak seçimlere ilişkin kamuoyu yoklamaları ve anketler, ne Netanyahu liderliğindeki mevcut sağcı-dinci koalisyonun ne de parçalı muhalefetin hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu tek başına sağlayabileceğine işaret ediyor. Dolayısıyla seçim sonuçları kadar seçim sonrasında yürütülecek koalisyon görüşmeleri de belirleyici olacak.
İsrail’de başbakan doğrudan halk tarafından seçilmiyor. Hükümetin kurulabilmesi için 120 sandalyeli Knesset’te en az 61 milletvekilinin desteğini sağlayacak bir koalisyon oluşturulması gerekiyor. Ülkenin tamamının tek bir seçim çevresi olarak kabul edildiği nispi temsil sisteminde seçim barajı yüzde 3,25 olarak uygulanıyor.
2026 seçimlerine 38 parti katılırken bunlardan en fazla 15’inin seçim barajını aşması bekleniyor. Yaklaşık dört milletvekilliğine karşılık gelen bu baraj, küçük partilerin parlamentoya girmesine olanak tanırken büyük partilerin tek başına hükümet kurmasını güçleştiriyor. Dolayısıyla İsrail siyasetinde küçük partiler, sahip oldukları milletvekili sayısının ötesinde bir pazarlık gücü elde edebiliyor.
7 Ekim Sonrasında Derinleşen Siyasi Kriz
2026 seçimleri, 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’de gerçekleştirilecek ilk genel seçim olma özelliğini taşıyor.
Bu süreçte Netanyahu hükümeti, Gazze’de başlattığı soykırım ve bölgenin diğer ülkelerine yayılan savaşların gölgesinde giderek derinleşen iç siyasi krizlerle karşı karşıya kaldı. Gazze’deki yıkım ve can kayıpları ise savaşın en ağır sonuçlarını oluşturdu. Filistinli sağlık kaynaklarına göre 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 74 binden fazla insan hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletlerin aktardığı Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre öldürülen çocukların sayısı da 20 bini aştı. Buna karşın İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde Gazze’de yürütülen soykırımın kendisinden ziyade savaşın yönetimi, askeri hedeflere ulaşılması ve hükümetin “güvenlik politikalarının” başarısı bulunuyor.
Netanyahu’nun karşı karşıya kaldığı siyasi sorunların önemli bir bölümü ise 7 Ekim’den önceye uzanıyor. Nitekim 7 Ekim’den önce yüz binlerce İsrailli, hükümetin yargının yetkilerini sınırlandırmayı amaçlayan düzenlemelerine karşı sokaklara çıkmıştı. Netanyahu ise rüşvet, dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla yargılanıyordu. Suçlamaları reddeden Netanyahu’nun siyasi geleceği ülkedeki gerilimlerin başlıca kaynaklarından biri hâline gelmişti.
7 Ekim sonrasında süreklilik kazanan savaş koşulları bu tartışmaları bir süre geri plana itse de hükümet ile yargı, ordu, istihbarat kurumları ve medya arasındaki gerilimleri hiçbir zaman tam olarak ortadan kaldırmadı. Aksine, savaşın uzaması, güvenlik kurumlarının sorumluluğuna ilişkin tartışmalar ve Netanyahu’nun iktidarını koruma çabaları ile savaşın devamı arasında kurulan ilişki, ülkedeki siyasi krizi ve seçmenler arasında hükümete duyulan güvensizliği daha da derinleştirdi.
Özellikle 7 Ekim’de Filistin direnişinin düzenlediği Aksa Tufanı Operasyonu’nun önlenememesi ve sonrasında rehinelerin uzun süre kurtarılamaması, hükümete yönelik eleştirilerin temel başlıkları arasında yer aldı.
Gazze’de başlayan savaşın Lübnan, Suriye, Yemen ve nihayetinde İran’a uzanan bölgesel çatışmalarla genişlemesi de İsrail toplumunun üzerindeki askeri ve ekonomik yükü artırdı. Savaşın maliyetleri, hayat pahalılığı ve zorunlu askerlik hizmetinin toplumun farklı kesimleri arasında eşitsiz biçimde paylaşılması, seçim sürecinde öne çıkan sorunlar hâline geldi. Bu noktada özellikle Ultra Ortodoks Yahudilerin, yani Haredilerin askerlikten muaf tutulması, dini ve seküler kesimler arasındaki gerilimin başlıca konularından birini oluşturuyor.
Bununla birlikte Netanyahu’ya yönelik memnuniyetsizliğin artması, İsrail toplumunda Gazze’de yürütülen soykırıma ilişkin köklü bir siyasi dönüşüm yaşandığı anlamına gelmiyor. Netanyahu karşıtı partilerin önemli bir bölümü de Filistin meselesinde hükümetinki ile benzer yaklaşımlarını sürdürüyor. Dolayısıyla seçimlerdeki temel ayrışma, Gazze’de yürütülen soykırımın ve İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarının bütünüyle sorgulanmasından çok, bu politikaların nasıl yürütüldüğü ve ülkenin hangi siyasi kadrolar tarafından yönetileceği etrafında şekilleniyor.
Seçimlerde Öne Çıkan Aktörler
Seçim yarışının merkezinde, uzun yıllardır İsrail siyasetinin belirleyici figürlerinden biri olan Başbakan Binyamin Netanyahu ve onun iktidarına son vermeyi hedefleyen muhalefet partileri bulunuyor. Bununla birlikte İsrail’in siyasi tablosunu yalnızca Netanyahu yanlıları ve karşıtları üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Milliyetçi sağ, dini Siyonist hareketler, Ultra Ortodoks partiler, merkez ve merkez sol muhalefet ile Filistinli yurttaşları temsil eden Arap partileri, farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarını ve kimi zaman birbiriyle çelişen siyasi önceliklerini temsil ediyor. Bu nedenle seçimlerin başlıca aktörlerini tanımak, hem olası hükümet ortaklıklarını hem de İsrail siyasetindeki ideolojik ayrışmaları anlamak açısından önem taşıyor.
Hükümet Cephesi
İktidar cephesinin merkezinde, Binyamin Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi yer alıyor. Milliyetçi ve muhafazakâr sağ çizgisiyle tanınan Likud, 2022 seçimlerinde 32 milletvekili çıkarmıştı. Ancak seçimler öncesindeki kamuoyu yoklamaları, partinin sandalye sayısının 21-25 bandına gerileyebileceğine işaret ediyor. Netanyahu’nun mevcut siyasi ortakları arasında ise Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Dini Siyonizm Partisi bulunuyor. İsrail’in radikal sağını temsil eden bu iki hareket, özellikle işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesini, Filistinlilere yönelik saldırıların sertleştirilmesini ve İsrail’in bölgedeki varlığının güçlendirilmesini savunuyor.
Ben Gvir ve Smotrich’in temsil ettiği siyasi çizginin yükselişi, İsrail sağında son on yılda yaşanan dönüşümün önemli göstergelerinden biri. 2013-2022 yılları arasında milliyetçi-dinci ve radikal sağ partiler, görece marjinal konumlarından çıkarak Knesset’in başlıca siyasi güçlerinden biri hâline geldi. Bu süreçte İsrail sağının ideolojik ağırlık merkezi, geçmişte Naftali Bennett’in temsil ettiği milliyetçi-muhafazakâr çizgiden Ben Gvir ve Smotrich’in temsil ettiği daha sert ve dışlayıcı bir anlayışa doğru kaydı.
Üstelik Netanyahu’nun hükümet kurabilmek ve iktidarını sürdürebilmek için bu partilerin desteklerine ihtiyaç duyması, radikal sağın koalisyon içindeki pazarlık gücünü artırmış durumda. Netanyahu’nun iktidardan ayrılması ise söz konusu siyasi hareketlerin İsrail siyasetindeki etkisinin sona ereceği anlamına gelmiyor. Zira radikal sağın yükselişi, İsrail toplumunda son yıllarda yerleşimci hareketin güçlenmesiyle yaşanan ideolojik dönüşüme ve güvenlikçi, dinci-milliyetçi siyasetin giderek daha geniş toplumsal kesimlerde karşılık bulmasına dayanıyor.
Netanyahu’nun diğer önemli koalisyon ortakları ise Aryeh Deri liderliğindeki Şas ile Aşkenaz Ultra Ortodoks toplulukları temsil eden Birleşik Tevrat Yahudiliği (UTJ). Radikal milliyetçi sağdan farklı olarak bu partilerin temel öncelikleri, temsil ettikleri Haredi topluluklarının dini ve kurumsal özerkliğini korumak, dini eğitim kurumlarının finansmanını sürdürmek ve dini öğretim kurumları olan yeşivalarda Talmud, Tevrat ve Yahudi şeriatı (Halaha) eğitimi alan öğrencilerin zorunlu askerlikten muaf tutulmasını sağlamak. Özellikle askerlik muafiyeti meselesi, savaşın toplum üzerindeki yükünün paylaşılması tartışmalarıyla birleşerek iktidar ortakları arasındaki gerilimleri artırıyor. Dolayısıyla Netanyahu’nun sağcı-dinci koalisyonu, ortak siyasi çıkarlarla bir araya gelen ancak din-devlet ilişkileri ve askerlik yükümlülüğü gibi konularda farklı önceliklere sahip partilerden oluşuyor.
Muhalefet Cephesi
Muhalefet ise Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırma hedefi etrafında birleşmesine rağmen ideolojik bakımdan oldukça parçalı bir görünüm sergiliyor.
Muhalefetin öne çıkan isimlerinden biri, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot. Yashar Partisi’nin liderliğini üstlenen Eisenkot, askeri geçmişinin yanı sıra 7 Ekim’in ardından savaş kabinesinde görev almış olmasıyla da tanınıyor. Seçimlere ilişkin son anketlerde Yashar’ın, Netanyahu’nun Likud Partisi ile eski başbakanlar Naftali Bennett ve Yair Lapid’in Beyahad (Birlikte) ittifakının önünde yer alması dikkat çekiyor. Bennett’in merkez sağ ve milliyetçi siyasi geçmişi ile Lapid’in seküler ve merkezci çizgisi arasında farklılıklar bulunsa da iki isim Netanyahu karşıtlığı gibi başlıklarda ortaklaşıyor.
Muhalefetin sağ kanadında ayrıca Avigdor Liberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu (Evimiz İsrail) bulunuyor. Sert güvenlik politikalarını savunan Liberman’ı Netanyahu’nun dini ortaklarından ayıran temel mesele, Haredilerin askerlik muafiyetine ve dini kurumların devlet üzerindeki etkisine karşı çıkması. Muhalefetin sol kanadında ise eski Genelkurmay Başkan Yardımcısı Yair Golan’ın liderliğindeki Demokratlar Partisi yer alıyor. İşçi Partisi ile Meretz’in birleşmesiyle ortaya çıkan bu oluşum, demokratik kurumların korunması ve yargı bağımsızlığı gibi başlıkları öne çıkarıyor. Golan’ın siyasi çizgisi, özellikle Filistin meselesine yaklaşımı ve Arap partileriyle iş birliğine açıklığı bakımından muhalefetin milliyetçi sağ kanadından ayrılıyor. Bu farklılıklar, Netanyahu karşıtlığının tek başına ortak ve bütünlüklü bir siyasi program ortaya çıkarmadığını gösteriyor.
Arap Partileri
Seçimlerin bir diğer önemli aktörünü, İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden Arap partileri oluşturuyor. Bu alanda öne çıkan isimlerden Mansur Abbas, İslamcı-muhafazakâr çizgideki Ra’am (Birleşik Arap Listesi) partisinin liderliğini yürütüyor. Abbas, Filistinli yurttaşların ekonomik ve toplumsal taleplerini gerçekleştirebilmek amacıyla Yahudi partilerle hükümet ortaklığı kurulabileceğini savunan pragmatik yaklaşımıyla tanınıyor. Nitekim Ra’am, 2021 yılında Bennett-Lapid koalisyonuna katılarak İsrail siyasetinde önemli bir eşiğin aşılmasına neden olmuştu. Arap siyasetinin diğer önemli bileşenleri ise sosyalist gelenekten gelen Hadaş, Ahmed Tibi’nin Ta’al Partisi ve Filistinli yurttaşların haklarını öne çıkaran Belad. Bu üç partinin oluşturduğu Ortak Liste, Ra’am ile birlikte seçimlerde yaklaşık 15 milletvekilliği elde edebilecek bir siyasi ağırlığa sahip.
Arap partilerinin parlamentodaki temsil düzeyi, seçim sonrasındaki koalisyon görüşmeleri bakımından özel bir önem taşıyor. Ortak Liste’nin öne çıkan isimlerinden Yusuf Cebbarin, Netanyahu iktidarını sona erdirecek bir hükümete destek vermeye hazır olduklarını belirtirken hem iktidar hem de muhalefet cephesindeki bazı aktörler Arap partileriyle ortaklığa karşı çıkıyor. Ancak seçimlerin ardından ortaya çıkacak sandalye dağılımı, bu tutumların yeniden değerlendirilmesini gündeme getirebilir. Dolayısıyla Arap partilerinin seçim sonuçları üzerindeki etkisi, kaç milletvekili çıkaracaklarıyla birlikte, kurulabilecek hükümetlere doğrudan katılıp katılmayacakları veya dışarıdan destek verip vermeyecekleriyle de bağlantılı olacak.
Yeni Aktörler
Geleneksel siyasi aktörlerin yanı sıra 2026 seçimlerinde yeni sağ oluşumlar da dikkat çekiyor. Eski general Ofer Winter’ın Amcha Yisrael (İsrail Halkı) hareketi ile eski İletişim Bakanı Yoaz Hendel ve Yaron Zelekha liderliğindeki Yedek Askerler - Ekonomist koalisyonu, özellikle güvenlik politikaları, askerlik yükümlülüğünde eşitlik ve hayat pahalılığı gibi konular üzerinden siyasi alanda yer edinmeye çalışıyor. İsrail sağının Netanyahu ve mevcut koalisyon ortaklarından ibaret olmadığını gösteren bu oluşumların varlığı, yüzde 3,25’lik seçim barajını aşmaları halinde seçim sonrasındaki koalisyon aritmetiğini doğrudan etkileyecek.
Trump’tan Netanyahu’ya Destek
İsrail seçimleri, yalnızca İsrail’i değil, ABD’yi ve Ortadoğu’nun geri kalanını da yakından ilgilendiriyor. Özellikle Donald Trump’ın yeniden ABD başkanlığına gelmesinin ardından Vaşington ile Tel Aviv arasındaki ilişkiler, Netanyahu hükümetinin bölgesel politikalarının önemli unsurlarından biri olmayı sürdürdü. Netanyahu’nun “Trump’ın başkanlığı sona ermeden İran meselesini çözmeliyiz” yönündeki çıkışı da bu ilişkinin önemini ortaya koyuyor. Bununla birlikte Trump ile Netanyahu arasında geçmişte çeşitli konularda görüş ayrılıkları ve kamuoyuna yansıyan gerilimler de yaşandı.
Seçimlere kısa bir süre kala Trump’ın 18 Ekim’de Netanyahu’ya açık destek vermesi, seçim sürecinde dikkat çeken gelişmelerden biri oldu. Bunu, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’e gerçekleştirdiği önceden planlanmamış ziyaret izledi. Hegseth’in Netanyahu ile görüşmesi, seçimlere yalnızca bir hafta kala ABD yönetimi ile İsrail hükümeti arasındaki yakın temasın devam ettiğini gösterdi.
ABD’nin İsrail’e yönelik desteği, seçimlerde hangi siyasi aktörün iktidara geleceğinden bağımsız olarak iki ülke arasındaki ilişkilerin temel unsurlarından biri olmaya devam edecek. Gazze’deki soykırımın ve bölgede devam eden savaşların ardından İsrail’in geleceğini Vaşington ile ilişkilerden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Bununla birlikte Netanyahu’nun Trump ile kurduğu kişisel ve siyasi ilişkinin seçim kampanyasında öne çıkarılması, dış politika ile iç siyasetin İsrail’de nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Seçim Sonrasında İsrail’i Ne Bekliyor?
Seçimlere ilişkin anket sonuçları, 27 Ekim sonrasında İsrail’i uzun ve karmaşık koalisyon görüşmelerinin bekleyebileceğine işaret ediyor. Ne Netanyahu’nun partisi Likud liderliğindeki sağcı-dinci blokun ne de muhalefet partilerinin hükümet kurmak için gerekli 61 milletvekilliğine ulaşabilecek çoğunluğu sağlayabilmesi, farklı senaryoları gündeme getirebilir.
İlk senaryo, Netanyahu’nun yeniden hükümet kurması. Netanyahu’nun Likud, radikal milliyetçi sağ ve Ultra Ortodoks partileri bir araya getirerek mevcut koalisyonunu sürdürmesi mümkün. Ancak anketlerde bu blokun 61 sandalyeye ulaşamaması, Netanyahu’nun iktidarda kalabilmek için mevcut ortaklarının dışından destek bulmasını veya seçim sonuçlarının kamuoyu yoklamalarından farklılaşmasını gerektiriyor. Bununla birlikte Netanyahu’nun uzun yıllara dayanan koalisyon kurma deneyimi ve sağ partiler arasındaki ilişkileri, seçim sonrasındaki görüşmelerde önem taşıyabilir.
İkinci senaryo, Netanyahu karşıtı partilerin bir hükümet oluşturması. Eisenkot, Bennett, Lapid, Liberman ve Golan gibi isimlerin Netanyahu’ya karşı ortak hareket etmesi, farklı siyasi geleneklerden gelen partileri aynı koalisyonda buluşturabilir. Ancak muhalefetin kendi içerisindeki ideolojik ayrışmalar, böyle bir hükümetin kurulmasını ve sürdürülmesini güçleştirebilir. Özellikle Filistin meselesi, Haredilerin askerlik muafiyeti ve Arap partileriyle kurulabilecek ilişkiler, muhalefetin ortak bir hükümet programı oluşturmasının önündeki başlıca sorunlar arasında yer alıyor. Bu nedenle Netanyahu karşıtlığı, tek başına istikrarlı bir hükümetin kurulmasını garanti etmiyor.
Üçüncü senaryo ise hiçbir siyasi blokun hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamaması. Bu durumda uzun koalisyon müzakereleri, kısa ömürlü hükümet formülleri veya siyasi istikrarsızlığın devam etmesi gündeme gelebilir. İsrail’in son yıllarda tekrarlanan seçimler ve kırılgan koalisyonlarla şekillenen siyasi geçmişi düşünüldüğünde, böyle bir çıkmazın ortaya çıkması yeni bir durum olmayacaktır. Üstelik koalisyon görüşmelerinin sonuçsuz kalması Netanyahu’nun seçimlerden sonra da bir süre başbakanlık görevinde kalmasına yol açabilir. Böyle bir siyasi çıkmaz, Netanyahu’nun İsrail siyasetindeki köklü konumunu ve koalisyon kurma konusundaki deneyimini kullanarak kendisini farklı siyasi grupları bir araya getirebilecek ve istikrarı sağlayabilecek bir lider olarak yeniden öne çıkarmasına da olanak tanıyabilir.
Hükümet Değişse de Soykırımcı ve Saldırgan Politikalar Sürecek
Sonuç olarak 27 Ekim seçimleri, Netanyahu’nun siyasi geleceğinin ötesinde, İsrail’de son üç yılda derinleşen çelişkilerin nasıl ve kim tarafından yönetileceğine ilişkin bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Savaşın yarattığı ekonomik ve toplumsal maliyetler, devlet kurumları arasındaki gerilimler, dini ve seküler kesimler arasındaki ayrışmalar ve radikal sağın artan siyasi etkisi ise seçim sonuçlarından bağımsız olarak varlığını sürdürecek başlıklar arasında bulunuyor.
Daha önemlisi, Netanyahu karşıtı muhalefetin önemli bir bölümünün Filistin meselesinde mevcut soykırımcı yaklaşımı paylaşması, olası bir hükümet değişikliğinin İsrail’in saldırgan bölgesel politikalarında köklü bir dönüşüm anlamına gelmeyebileceğini de gösteriyor. Dolayısıyla seçimlerin ardından hükümet değişse bile İsrail siyasetinin başbakanlar da dâhil olmak üzere kişileri aşan temel yönelimlerinin büyük ölçüde devam etmesi ihtimali güçlü biçimde varlığını koruyor.