Fransa’da banliyö liselerinden başlayıp diğer liselere, üniversitelere ve ülke sathına yayılan, hatta Fransa’yı da aşıp Belçika’ya sıçrayan liseli başkaldırısına hep o sözcük eşlik ediyor: “Öngörülmemiş.” Sözcük, uluslararası medyada benimsenmeden önce Fransa İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in ağzından duyuldu. İçişleri Bakanı öğrencilerin eğitim koşullarına ilişkin isyan düzeyine varan hoşnutsuzluklarına anlam verememişti. Gerçekten de, BBC’ye göre Fransa lise düzeyinde öğrenci başına hükümet harcamaları Avrupa ortalamasının üstündeydi; öğretmen açığı, boş dersler, ders saatlerinin uzunluğu, üniversiteye giriş stresi gibi sorunları vardı ama bunlar Avrupa’nın diğer ülkelerinden kötü olmadığı gibi, görece iyi bile sayılabilirdi. Peki neydi bu isyanın altında yatan neden? BBC doğrudan öze iniyor, konuyu Fransa’nın politik kültürüne getiriyor: “Fransa’da politik güç, çoğu zaman seçilmiş organlar kadar sokaktan da kaynaklanmıştır.”
İçişleri Bakanı ya da uluslararası medya, koşulların “görece iyi” olmasının “epey kötüleştiği” gerçeğini değiştiremeyeceğini anlamıyor olabilirler mi? Gayet olabilirler. Zira, anlamak için karşıdakini dinleme niyeti gerekiyor ve Macron iktidarının 2017’den beri Fransız sistemine vaat ettiği liberalleşmeyle iştahı açılan sermaye çevreleri toplumsal talepleri dinlemeye niyetli de değil, kabiliyetli de. Dinlemek şöyle dursun, temmuz ayında polisin silah kullanma yetkilerini genişletmeye dönük yasal düzenlemeler tasarlayan Macron iktidarı liselilerin başkaldırısını da feci bir polis şiddetiyle karşıladı. Ve fakat öğrenciler polis şiddetine direndiler. Bir öğrencinin polis fişeğiyle elini kaybetmesi sonucunda polisin şok fişekleri kullanımı yasaklandı. Bu, silah kullanma yasasına yönelik “Öldürme İznine Hayır” protestolarını da güçlendirdi ve yasa tasarısının Senato ya da Anayasa Konseyi’nden geçişini tehlikeye attı. Bunu, liseli eylemlerinin iktidar pervasızlığına ilk yanıtı olarak görmek mümkün, demokrasinin ne bedellerle ilerletildiğini anımsatırcasına.
Bu tablo, olayların gidişatına ilişkin hükümetin yapabileceklerinin sınırını da gösteriyor. Kimse hükümetin Ekim ayı sonunda duyuracağını vaat ettiği düzenlemeleri merak etmiyor, zira isyan dalgasının ivmesi hükümetin bütçede önereceği rötuşlarla kesilecek gibi değil. Çekirdekteki lise sendikaları dışında da gayet iyi örgütlendiği anlaşılan öğrenci hareketi bir yakın talepler dizisinden ziyade, Macron iktidarının 2017’den beri güttüğü politikaların ayrımcılık, yoksullaştırma, ihmal gibi sonuçlarını bütüncül olarak hedef alıyor. Macron, önceki protesto dalgası olan Sarı Yelekliler’den pandemi sayesinde kurtuldu; şimdi ise öğrenci isyanı sendikaları, partileri de içine çeken bir girdaba dönüşme eşiğinde görünüyor. Hükümet eylemlerin artık boğulduğu temennisini yayarken Salı günkü Acte V yürüyüşüne 160.000 kişinin katıldığı kaydedildi. Paris Sen nehrinin güneyinden 1871 yılındaki Komün’ün başladığı Hotel de Ville önüne uzanan dev kortejlere tanıklık etti.
68 öğrenci ayaklanmaları, özellikle de işçi sınıfı katılımıyla büyüdükten sonra, De Gaulle’cü bir askeri darbe hazırlıkları üzerine ve özellikle Fransız Komünist Partisi’nin geri basmasıyla dindirilmişti. Bütün yükselişine karşın, 2026 isyanı bu eşikten henüz uzakta görünüyor.
Titremeyen Muhalefet ve Aşırı Sağ Merkeze
Bununla birlikte, öğrenci isyanı Fransa siyasetinin çehresini aniden ve kökten değiştirmiş durumda. Macron ve Sosyalist Parti gibi geleneksel merkez güçler sahneden çekildi ve iki politik güç sokakların toz bulutu arasında öne çıktı.
Bunlardan birincisi, Jean Luc Mélenchon’un liderliğindeki Baş Eğmeyen Fransa hareketi (LFI). Liberal ve sağ basın öğrenci isyanının “aşırı sol”, dolayısıyla da LFI tarafından yönlendirildiği propagandasını başından beri işliyordu. LFI’nin etkisini abartan bu iddia, daha ziyade Mélenchon’u isyanın şiddet görüntüleriyle özdeşleştirme ve seçmenlerin gözünde en büyük rakibi vurma yolunda bir, moda deyimle, “algı operasyonu” gibi görünüyordu. Ama belki de en öğretici olanı, Mélenchon’un bu iddia ve propagandadan hiç etkilenmeden harekete sahip çıkması oldu.
Mélenchon, kendisinin de “öngörülmemiş” diye nitelediği öğrenci isyanıyla yan yana, iç içe görünmekten çekinmedi. İşgal edilmiş okullara gidip öğrencilerle dayanışma görüntüleri sergiledi; isyanın parlayan öğrenci siması Elwan’la yakın pozlar verdi; polis şiddetini ve medya çarpıtmalarını mahkûm eden açıklamalarla kamuoyunda bir karşı propaganda örgütledi. En son, 11 Ekim’de, Claremont-Ferrand’daki mitingde on bin kadar katılımcıya neo-liberalizmin öldüğü dünyada yeni sol politikalar üzerine coşkulu bir söylev verdi. Burada açıkladığı kaidelere sol popülist siyaset tartışmalarında bolca gönderme yapılacağını tahmin ediyorum.
Ve yükselen ikinci güç: aşırı sağ. Buraya kadar çizdiğimiz tabloda safça bir iyimserliğe yer olmadığı, aşırı sağın öğrenci isyanı vesilesiyle tanık olduğumuz yükselişinden belli olmaktadır. Gerçekten de, daha önceki toplumsal olaylar dizisinde görülmemiş biçimde, aşırı sağ bu kez Fransa siyaset sahnesinin her köşesinde yer buldu. Yalnızca sokakta göstericilere saldıran sağcı militanlardan söz etmiyorum. Eli yüzü düzgün, başarılı aşırı sağcı gençlik temsilcileri merkez medyadaki “tartışma” programlarına davet edilip orada öğrenci isyanı temsilcilerine seri halde suçlamalarda bulundular. Hareketin provoke edildiği, kör şiddete başvurulduğu, solun ezilenlerden rol çaldığı, “ayrıcalıklı kesimlerden” oluştuğu ve öğrencilerin yoksulluklarını sömürdüğü gibi propagandalar bu kez liberal medyada değil, aşırı sağcı Le Pen yandaşı genç temsilcilerin ağzından duyuldu. Bu söylemlerin etkisi, çok sağlam olmasından kaynaklanmaz; tam tersine, bir demagoji olmasından, bir demagoji olarak geniş kamuoyu önünde kendine yer bulabilmesinden kaynaklanır. Fransa merkez siyaseti aşırı sağı bu şovdan mahrum bırakmadı.
Tabii bu şova, uluslararası katkıyı da anmamak olmaz: Öğrenci isyanına yönelik aşırı sağ tepkisinin açılışını ABD Başkanı Trump yapmış ve bunu “Fransa’nın kontrolsüz göçmen politikalarına” bağlamıştı. Buna, Siyonizm sempatizanı kesimlerin eylemlerde “Müslüman Kardeşler” izleri görmesini de eklersek öğrenci isyanı karşısında Fransız Le Pen etrafında örülen dalganın boyutlarını resmetmiş oluruz.
Reuters, öğrenci isyanı sonrası anketlerde Mélenchon ile Le Pen’in beş seçim senaryosunda da diğer partileri geride bırakan bir hızla yükseldiklerini bildiriyor. Ama bu sandık rekabetinde Le Pen’in kesin bir üstünlüğü olduğu da ekleniyor. Geleceksizleştirilen, daha doğrusu geleceğin işsiz ve mülksüzleri olan bu gençlerin isyanı karşısında Fransız müesses nizamının tercihi de bu yönde görünüyor.
Ve Bizim Gençlik
Türkiye’nin yönetimindeki aşırı sağcı parti lideri Devlet Bahçeli, Salı günkü grup toplantısında Türkiye’deki gençleri Fransız akranlarına uymamaları yönünde uyardı. Bir süredir “devlet aklının” temsilcisi gibi davranan Bahçeli’nin bu çıkışı da çizdiği imajla tutarlı. Zira Türkiye’deki “müesses nizam” da en ciddi toplumsal talep ve eylemlerin öğrenci gençlik hareketlerince taşındığını deneyimlerle biliyor olsa gerektir.
Gerçek şu ki Türkiye, Fransa’daki öğrenci isyanının bir benzerini yaşadı. 19 Mart eylemleri, sanıyorum Türkiye tarihinin en büyük gençlik eylemleri olarak gerçekleşti. Yalnızca öğrenci değil, mahalleli gençlik kalabalıklarının da katıldığı bu eylemlerde gençler “mitinge değil, eyleme geldik” diye merkez muhalefet kürsülerine seslendiler.
Onların da eylemi “öngörülmemiş” idi. Onlar da Fransa’daki akranları gibi geleceksizleştirilmiş, daha doğrusu geleceğin işsiz ve mülksüzlerine dahil edilmişlerdi. Onlar da Fransa’daki akranları gibi merkez siyasetin kofluğunun bilincine varmıştı. Onlar da Fransa’daki akranları gibi çekirdekte sol eğilimli ama genelde heterojen, çok parçalı, hatta onlardan farklı olarak bir tür “Türkçülük” katkılıydı.
Ama kalıcı bir örgütlenmeleri olmayan Türkiye’deki öğrencilerin isyanı, nabzını tutacak bir lider de bulamadı. Onu bırakalım, BBC’nin Fransa için söylediği gibi “sokak göstericilerinin seçilmişler kadar halkın meşru temsilcisi sayıldığı” bir demokrasi kültürü de bulamadı. Onu da bırakalım, isyanlarını büyüten kitle örgütleri bulamadı. Onu da bırakalım, fikirlerinden beslenebileceği bir siyasal-entelektüel ortam bulamadı. Medya ve sosyal medyadan manipülatif salvolarına alabildiğine açık hale geldi. Kendi göbek bağını kesemedi. Dolayısıyla, gayet doğal olarak geri çekildi.
Ve bütün bu köhne siyaset dünyası karşısında bile çekilirken, iktidarın operasyonunu en azından bir süre frenlemeyi başardı.
Dolayısıyla, Türkiye’deki gençlik Fransa’daki akranlarına ne kadar özenir bilemeyiz. Ama Fransa’dakilere kıyasla köhnelikten daha kesin kopmak, daha cesur ve daha yeni olmak zorunda kalacak bir kuşağı temsil ettikleri kesin.