Marx’ın bir talihsizliği var. Marksizmin zaman içinde kapitalizm karşıtı mücadelede kazandığı entelektüel otorite konumu, Marx’ın özgün katkılarının ve diğer yaklaşımlarla farklarının silikleşmesine yol açabiliyor.
Bu durum, cumhuriyet ve yakından bağlantılı olduğu siyasi mücadele kavramları özelinde de yansımasını buluyor. Marx’ın alandaki yaklaşımının kendisinden önceki sosyalizm anlayışlarından farkları unutulabiliyor.
Marksist olmayan sosyalizm akımlarının artık varlığını sürdürmediği şeklindeki yanılsama da bu tablonun bir uzantısı. Ancak, bu akımların mirasçısı sayılabilecek fikirler sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bizim de uğraştığımız sorunlar benzerlik taşıdığı ölçüde, farklı ülke bağlamlarında ve zamansallıklarda aynı hesaplaşmaları yeniden yapmaktan sıkılmamamız gerekiyor.
Marksizm ve cumhuriyetçilik arasındaki ilişkinin niteliğini anlamak için modern sosyalizm teorisinin oluşum sürecini kavramalıyız. Lenin’in ünlü “dışarıdan bilinç” formülünü savunurken Kautsky’ye atıfla söylediği “sosyalizm [bilimsel sosyalizm kastediliyor – a.n.] ve sınıf savaşımı yan yana doğar; birbirinden değil; her biri farklı koşullarda ortaya çıkar” (1) ifadesini bir başlangıç noktası olarak alabiliriz. Bu modelde iki ayrı kanal var: sosyalizm teorisi ve sınıf savaşımı. Dışarıdan bilinç de siyasal düzleme tekabül eden ilk kanalın ikinci kanala müdahalesini ifade ediyor. Dolayısıyla, siyasal mücadele düzlemi ve siyasal hedefler ile modern sosyalizm mücadelesi kanalı arasında ayrışmaz bir ilişki var.
Marx öncesi sosyalizm akımlarının önemli bir bölümü, siyasal devrim ve iktidar hedefi benzeri bir yaklaşıma sahip olmaksızın ahlaki bir düzleme sıkıştığı için, birinci kanalın olgunlaşmış değil, görece kendiliğinden ve ilkel bir halini ortaya koyar. Buna karşın, cumhuriyetçi yaklaşımın nüvelerini başından itibaren burada bulmamız mümkün. Komünizm akımının başlangıcını kendisine kadar götürebileceğimiz Gracchus Babeuf, 1795’te giriştiği Eşitler Komplosu’nun amacını gerçek cumhuriyetçilerin diktatörlüğü olarak görür (2). Aynı zamanda Jakobenizm ve modern sosyalizm arasında bir halka işlevi gören Babeuf’ün pozisyonu, birazdan tartışacağımız devrimci demokrasi kavramı bağlamında da ele alınabilir. Ancak, Marx öncesi dönemin sosyalist akımlarının tümü Babeuf kadar politika belirlenimli değil. Hatta çoğu, siyasi mücadeleye ve cumhuriyet fikrine bir küçümsemeyle yaklaşıyor.
Peki, yan yana doğma ama birbirinden doğmama süreci Marx’ın düşüncesinin gelişimi bağlamında kendisini nasıl somutluyor?
Marx, siyasi arayışlarına burjuvazinin kendisinden beklenen monarşiyle hesaplaşma rolünü üstlenme konusunda tereddütlü göründüğü Prusya’da başladı. Hesaplaşmanın yönü ise cumhuriyetçi bir içerik taşıyacaktı. Fransız Devrimi’nin ortaya çıkardığı tarihsel ufkun Marx’ı etkilediğini biliyoruz. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Fransız Devrimi’nin yükselen ilerleme çizgisinden ilham aldığı açık olan ünlü “sürekli devrim” formülü. Ancak Marx’ın bu devrimden aldığı ilham sadece biçimsel boyutla sınırlı kalmıyor. Devrimin ortaya koyduğu kurtuluş iddiası ve bu iddianın yarıda kalmışlığı, Marx’ın düşüncesi üzerinde belirleyici bir etkiye sahip.
Marx’ın arayışını daha iyi anlamak için Türkiye’de sol siyaset içerisinde, özellikle Sosyalist İktidar ardılı çevrelerde yaygın olarak kullanılan devrimci demokrasi kavramını yardıma çağırabiliriz. Kavramın temelinde, burjuva devrimlerinin tanımı gereği yarıda kalması var. Burjuvazinin kendi devrimine ihanet eden bir sınıf olması, yarıda kalan devrimi tam hale getirmeye çalışan (ya da burjuvazinin hiç üstlenmediği rolü onun yerine üstlenmeye çalışan) aktörleri üretiyor. Bu aktörlerin radikal cumhuriyetçiliğe tekabül eden “siyasal kurtuluş” arayışları, onların zaman içerisinde daha sola açılma ve sosyalizm teorisiyle ilişki kurma potansiyelini de ortaya koyuyor. Türkiye’de 1960’lardaki gençlik dinamiğinin gelişimi, bahsedilen şemanın en belirgin örneklerinden birini sunuyor.
Siyasal kurtuluşçuluğun niteliksel bir sıçramayla ve sınıfsal içeriğini değiştirerek toplumsal kurtuluşçuluğu da içerecek şekilde gelişimi, devrimci demokrat zeminden sosyalizm teorisine geçişi ifade ediyor. Dolayısıyla, dışarıdan bilinç modelindeki sosyalizm teorisi kanalı, temelde radikal cumhuriyetçi arayışların toplumsal kurtuluşçuluğa doğru genişlemesiyle ve bu genişleme içerisinde proletaryayla kurduğu ilişkiyle tanımlanıyor.
Marx’ın gelişiminde de Prusya özelinde bu durumun izlerini görüyoruz. Almanya’nın gecikmiş kapitalistleşmesi ve bu bağlamın ürünü olan eşitsiz gelişimi, Marx’ın arayışlarını doğrudan doğruya şekillendiriyor. Marx 1847 senesinde, Alman burjuvazisinin henüz bir sınıf olarak siyaseten oluşum halindeyken bile kendisini proletarya ile çatışma halinde bulduğunu vurguluyor (3). Bu tablo, burjuvazinin de siyasi çizgisini etkiliyor. Burjuvazinin, devrimci bir dönüşüm yerine monarşiyi barışçıl bir yolla burjuva monarşisine dönüştürme hedefiyle hareket etmesine yol açıyor. Öte yandan, monarşi burjuvaziye alan açmaya gönülsüz olduğu ölçüde, dönüşümün daha devrimci biçimlerde gerçekleşmesi kendisini dayatıyor. Marx, “Prusya’da, tıpkı daha önce İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi, mutlak monarşi kendisinin barışçıl bir şekilde burjuvalaştırılmasına izin vermiyor” (4) diyerek 1848 devrimlerinin patlamasını zorlayan gerilimi de isabetli bir biçimde ortaya koyuyor.
Burjuvazinin kendi tarihsel rolünü oynama konusundaki tereddüdü, yalnızca devrimci karaktere sahip başka bir sınıfın, proletaryanın arayışçı aydınlar için önem kazanmasına yol açmıyor. Aynı zamanda, proletarya burjuvazinin üstlenmediği tarihsel yükleri de kendi sırtında buluyor. Neil Davidson’a göre burjuvazinin kendi devrimini yapmaktaki isteksizliği, Marx’ın “sürekli devrim” formülünün ortaya çıkmasında temel etken; bu isteksizlik, “başka bir toplumsal sınıfın siyasal eylem alanında bu rolü ikame etmesi ihtiyacını doğuruyor” (5). Marx’ın ifadesini uyarlayacak olursak, Alman proletaryası bir sınıf olarak oluşmaya başladığı andan itibaren yalnızca kendisini burjuvazi ile çatışma halinde bulmuyor, aynı zamanda burjuvazinin yüklenmediği siyasal görevlerin sorumluluğunu da üstünde buluyor.
Marx’ın gelişiminin başlangıç noktasını Almanya’nın kurtuluşu arayışlarından ve bunun uzantısı olan cumhuriyetçilik ve siyasal kurtuluş düzleminden alması, Marksist sosyalizm anlayışının da önemli özgünlüklerinden birini oluşturuyor. Bruno Leipold’un yakında Türkçeye de çevrilecek olan Yurttaş Marx: Cumhuriyetçilik ve Karl Marx’ın Sosyal ve Siyasi Düşüncesinin Oluşumu adlı çalışması bu konuda önemli bir tartışma zemini sunuyor. Marx’ın çizgisini cumhuriyetçi komünizm olarak adlandıran Leipold, Marx’ın hazırda var olan bir komünizme iltihak etmediğini, antipolitik sosyalizmden ve antikomünist cumhuriyetçilikten kendisini ayırarak yeni bir siyasi hat oluşturduğunu vurguluyor (6). Leipold, Marx öncesi dönemin antipolitik sosyalizmini şöyle tarif ediyor:
“… bu sosyalistler, ‘Cumhuriyet borçlarımızı ödeyecek mi? Rehin bırakılmış eşyalarımızı geri alacak mı? Bizi giydirip doyuracak mı?’ diye soruyor ve güya ‘hiçbir siyasi kurum’ bu toplumsal sorunları ‘ortadan kaldırmaya muktedir olmadığından’, işçileri ‘hiçbir zaman siyasi devrimlere katılmamaya’ çağırıyorlardı. Sıkı bir özgüvenle, ‘“bugünün cumhuriyetçilerinin” ve onların “‘seçim reformu’, ‘demokrasi’, ‘devrim’, ‘Cahiers’ [Dilekçe Defterleri] fikirlerinin” miadının dolduğunu ve değerini yitirdiğini’ öne sürüyorlardı.” (7)
Bahsettiğimiz apolitik eğilim, Marx’ın siyaset sahnesinde ağırlığını hissettirmesinden sonra da varlığını sürdürüyor. Hatta 1848 devrimleri sırasında Marx’ın da üyesi olduğu Komünist Birlik içinde bir krize yol açıyor. Mart ayındaki ilk ayaklanmanın ardından Köln’de bir İşçi Derneği kuran ve onu kısa sürede kentteki seçmen sayısının üçte birine denk gelen 8.000 üyeye ulaştıran Komünist Birlik üyesi doktor Andreas Gottschalk ile Marx arasındaki karşı karşıya geliş, bunun en somut örneklerinden biri.
Marx’ın da imzacıları arasında yer aldığı, 1848 devrimleri sırasında yayımlanan Almanya’da Komünist Partinin Talepleri başlıklı metindeki ilk talep, “Almanya’nın tamamının birleşik ve bölünmez bir cumhuriyet olarak ilan edilmesi” (8) şeklindeydi. Ancak, Gottschalk bundan farklı bir pozisyonu temsil ediyordu.
Lenin’in polemiklerinden tanıdığımız Rus ekonomist topluluklarla “toplumun tüm sınıfları içinde örgütlenmeyi reddetme”, “işçilerin zanaatkârane bilincine dayanma” gibi konularda çarpıcı benzerlikler taşıyan Gottschalk, monarşi konusundaki tutumuyla da Marx’tan farklılaşıyor. Gottschalk, seçimleri boykot etmek gibi görünürde radikal bir stratejiyi savunurken aynı zamanda sosyal monarşiyi destekliyor (9). Gottschalk hizbinin siyasi taktiklerinin pragmatik karakteri, onun oportünizm ile sekterlik arasında yalpalamasına yol açıyor (10). Marx, bu apolitik çizginin karşısında cumhuriyet ve demokrasi mücadelesi içerisinde aktif bir pozisyon almayı savunsa da, Gottschalk’ın giderek artan ağırlığı ve Komünist Birlik disiplinine uymayı reddetmesi birliğin merkezinde büyük bir sarsıntıya yol açıyor.
Marx’ın cumhuriyetçi tutumu, 1848 devrimlerinin yenilgisinden sonra da devam etti. Yenilginin ardından 1850’de kurulan Devrimci Komünistler Evrensel Cemiyetinin 6 maddelik tüzüğünün ikinci maddesinde, Cemiyetin “cumhuriyetçi kardeşlik ilkeleri” (11) doğrultusunda hareket edeceği belirtiliyordu.
Cumhuriyetçilikle Marksizm arasındaki ilişki yalnızca Almanya’da değil, İngiltere ve Fransa’da da kendisini ortaya koyuyordu.
Komünist Manifesto’nun ilk İngilizce çevirisi, 1850 senesinin kasım ayında The Red Republican (Türkçesi: Kızıl Cumhuriyetçi) dergisinde yayımlanmıştı (12).
Marx’ın cumhuriyete ilişkin görüşlerinin en olgun halini temsil eden Paris Komünü değerlendirmesinde de “sosyal cumhuriyet” formülü ortaya konuyor ve komün, cumhuriyetin biçimi olarak tarif ediliyor:
“İmparatorluğun doğrudan antitezi komündü. Paris proletaryasının Şubat Devrimi’ni selamlarken haykırdığı ‘sosyal cumhuriyet’ çığlığı, sınıf egemenliğinin yalnızca monarşik biçiminin değil, bizzat sınıf egemenliğinin kendisinin aşılacağı bir cumhuriyete duyulan belirsiz bir özlemi ifade ediyordu. Komün ise bu cumhuriyetin biçimiydi.” (13)
Leipold da Marx’ın kendisinden önceki cumhuriyetçiliğe yönelik eleştirisinin, bu cumhuriyetçiliğin soyut karakterinin ortaya çıkardığı yetersizliklerle ilişkili olduğunu vurguluyor. Komünist olmayan cumhuriyetçiliğin sorunu, toplumsal kurtuluşun gerçekleşmemesinin siyasal ve toplumsal düzlemler arasında yarattığı uyuşmazlık. “Sosyal cumhuriyet” sloganı, soyut karakterin aşılması ve siyasal ile toplumsal zemin arasında uyumun sağlanması anlamına da geliyor.
Sosyalist hareket içindeki cumhuriyetçi görevler ve siyasal mücadele tartışması, Marx’ın hayatını kaybetmesiyle son bulmadı.
II. Enternasyonal döneminde “siyasal eylem” ve “genel grevin sosyalist devrimin başlangıcı olarak kabul edilmesi” tartışmaları da aynı zeminin kendisini bir başka şekilde dışavurmasını ifade ediyordu. Özellikle anarşistler ve sol sapma olarak da adlandırılan apolitik sosyalizm akımlarının başını çektiği gruplara karşı Marksistlerin tutumu, 1896 Londra Kongresi’nde siyasi eylemin kabul edilmesini Enternasyonale üyelik şartı haline getirmek oldu (14). “Genel grevin devrimci dönüşümün ana stratejisi olarak görülmesi” tartışmasında ise yine benzer bir taraflaşma ortaya çıkıyordu. Plehanov ve Lenin’in de içerisinde olduğu Marksistler, bu konuda Marx’ın 1868 senesinde I. Enternasyonal içerisinde aldığı tutumu sürdürüyor ve iktisadi mücadelenin kendisini genel grev biçimine getirmesine dayanan bir dizgeyi değil, siyasi mücadeleyi merkeze koyuyorlardı. Öte yandan, Marksistlerin bu tutumu grevin etkili bir devrimci araç olarak reddi anlamına gelmiyordu; devrimin ana şekillendirici ekseninin siyasal mücadele alanı olacağını ifade ediyordu.
Lenin’in ekonomistlere karşı polemiğindeki “işçilere siyasal bilgiyi verebilmek için toplumun bütün katmanları arasına gitme” (15) ve sosyalistlerin “pratikte her türlü demokratik sorunun ortaya atılmasında, öneminin belirtilmesinde ve çözüme bağlanmasında herkesin önüne geçme yükümlülüğü” (16) vurguları da cumhuriyetçi görevleri yüklenen bir siyasal mücadele perspektifiyle bağlantılı.
Yine Lenin, Menşeviklerle olan polemiğinde de cumhuriyet talebinin açıkça dile getirilmesini savunan bir pozisyon alıyor. Yeni İskra grubunun cumhuriyet fikrini sloganlarından çıkarma önerisini “siyasi liderlerin değil, tozlu arşiv memurlarının işi” (17) olarak niteliyor.
Buraya kadar söylediklerimizin sonuçlarını toparlayabiliriz.
İlk olarak, Marksizmin bilimsel sosyalizm anlayışında cumhuriyetçilik, siyasal kurtuluş, siyasal mücadele, dışarıdan bilinç ve öncülük kavramları arasında özgün bir ilişki vardır. Marksist teori içinde cumhuriyetçiliğin kapladığı merkezi alanı kavramak için bu ilişkinin anlaşılması bir önkoşuldur. Dizgenin bir ayağındaki eksiklik, diğerlerinde de farklı yönelimlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
İkincisi, farklı ülkelerde ve tarihsel konjonktürlerde kendisini gösteren apolitik sosyalizm varyantı ile mücadele tamamlanmış bir görev olarak görülemez. Bu durumun nedeni, sorunun köklerinin entelektüel değil, siyasi bir zeminde olmasıdır. Çözüm de salt entelektüel alanda değil, siyasal alanda gelecek; toplumsal ve siyasal kurtuluş arasındaki gerilimi kapatacak olan, işçi sınıfının nihai zaferi olacaktır.
Üçüncüsü, burjuvazinin gericileşmesi döneminin ürünü olan devrimci demokrat tepkilerin içerisinden Marksizm gibi evrensel bir modelin çıkması tekrarlanabilir bir olgu değildir. Marx ve Engels’in müdahalesi, meseleyi uluslararası düzlemde kapatmıştır. Ancak, tek tek ülkelerde burjuvazinin devrimci barutunu yitirmesinin ürünü olan devrimci demokrat dinamiklerin ortaya çıkışı kapanmış bir süreç değildir. Bu dinamikler, ancak Marksizmin evrensel birikiminin süzgecinden geçerek ve ona yaslanarak bilimsel sosyalist bir zemine yerleşebilir.
Dördüncüsü, Marksizmin kendisinden önce gelen komünist olmayan cumhuriyetçi akımlara ve cumhuriyetçi olmayan sosyalist akımlara müdahalesi bir içerip aşma ilişkisidir. İçerip aşma niteliğinin günümüz Türkiye’sindeki karşılığı, devrimci cumhuriyetçi bir çizginin inşası görevidir. Cumhuriyetçi karakter, sosyalizm teorisine dışsal olarak eklenen dönemsel bir açılım olarak görülmemelidir. Cumhuriyetçilik sosyalizmdir, sosyalizm ise cumhuriyetçilik. Bunları ayrıştırarak ya da ittifak ilişkileri bağlamında ele alarak yeni bir cumhuriyet mücadelesi veremeyiz.
Son olarak, Türkiye özelinde 1923’ün burjuva devrimi olmadığı iddiasının görünürdeki radikalliği ve uzlaşmazlığı, pratikte düzen aktörleriyle kurulan demokratikleşme masalarının ayağı olmakta somutlanıyor. Bu bir rastlantı değil, anti-cumhuriyetçi apolitizmin pragmatik savrulmalar üretme kapasitesinin ülkemizdeki yansımasıdır. “Burjuva devrimi yapıldı, ancak tanımı gereği yarıda kaldı” demek, güncellikte burjuvaziyle mesafe kapatan değil, mesafe açan bir işleve sahiptir. Yarımlığın tanım gereği olmadığını düşünen her yaklaşım, burjuvaziye yedeklenmeye mahkûmdur.
Notlar
1) V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, 10. baskı, Ankara, 2016, s. 47.
2) David Fernbach, “Introduction”, Karl Marx, The Political Writings, Verso Books, 2019, s. 32.
3) Karl Marx, “Moralising Criticism and Critical Morality”, 1847, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1847/10/31.htm
4) Age.
5) Neil Davidson, How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions?, Haymarket Books, 2012, s. 160.
6) Bruno Leipold, Citizen Marx: Republicanism and the Formation of Karl Marx’s Social and Political Thought, Princeton University Press, 2024, s. xv (Önsöz).
7) Age, s. 12.
8) Karl Marx, Friedrich Engels vd., “Demands of the Communist Party in Germany”, 1848, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/03/24.htm
9) August H. Nimtz Jr., Marx and Engels: Their Contribution to the Democratic Breakthrough, State University of New York Press, 2000, s. 68.
10) Hal Draper, Karl Marx’s Theory of Revolution, Vol. II, Aakar Books, 2011, s. 207.
11) “Statutes of the Universal Society of Revolutionary Communists”, 1850, https://wikirouge.net/texts/en/Statutes_of_the_Universal_Society_of_Revolutionary_Communists
12) Fernbach, age, s. 30.
13) Karl Marx, The Civil War in France, 1871, Bölüm 5, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1871/civil-war-france/ch05.htm
14) William Z. Foster, Üç Enternasyonalin Tarihi: 1848’den 1955’e Dünya Sosyalist ve Komünist Hareketleri, Yazılama Yayınevi, 2011, s. 150.
15) Lenin, Ne Yapmalı?, age, s. 90.
16) Age, s. 94.
17) V. İ. Lenin, Two Tactics of Social-Democracy in the Democratic Revolution, 1905, Bölüm 4, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1905/tactics/ch04.htm