Sosyalistlerin önlerinde karmaşık bir siyaset tablosu bulması bir istisna değil. Aksine, kapitalist toplumların gelişim tarihi aynı zamanda siyasal ve toplumsal yapının da daha girift bir hal almasının tarihi.
Öte yandan, sosyalistlerin karşı karşıya kaldıkları sorunları “eşsiz” görme ve bu anlamda içinde bulundukları siyasal sürece bir “istisna hali” atfetme eğilimi de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
İçinden geçilen süreç “eşsiz” hale geldikçe, geçmişin birikimi ve siyasetin yasaları bu biriciklik karşısında önemsizleşiyor. Sonuç, pragmatizme kapının sonuna kadar açılması oluyor.
Pragmatizmin daha ileri örneklerindeyse yalnızca bu süreç değil, tek tek tüm uğraklar da salt kendi dinamikleri içinde ele alınıyor. Bu yolla, tarihsellik ve kendisini bu tarihsellik bağlamında şekillendiren kuramsal birikim bir kenara itilebiliyor.
Türkiye’de uzunca bir süredir güncel meselelerin değerlendirilmesinde bu iki yaklaşımın bir bileşimiyle karşılaşıyoruz.
AKP eliyle yürütülen karşı-devrim sürecinin adımlarının tümü, ülkemizin ve dünyanın sınıflar mücadelesi birikimiyle ilişkilendirilmeden ilk kez rastlanan olgularmış gibi değerlendiriliyor.
Bunun bir sonraki adımı, aynı anda ortaya çıkan iki farklı olgunun birbiriyle dahi ilişkilendirilmemesi oluyor. Örneğin, Halk TV’ye kayyum atarken otoriter olan AKP, konu İmralı süreci olunca birden arkasında sıralanabileceğiniz bir siyaset aktörüne dönüşebiliyor.
Sosyalistlerin önemli bir bölümünün son yıllarda hem CHP/Yeni Parti ile hem de DEM Parti çizgisiyle kurduğu ilişkilerde karşılaşılan tutarsızlıklar ve dalgalanmalar da güncelliğe sıkışan siyaset okumalarının ürünü.
Yazının başında vurguladığımız siyasal tablonun ve görevlerin karmaşıklaşması, Türkiye örneğinde de tüm belirleyiciliği ile karşımıza çıkıyor. Uzun yıllara yayılan karşı-devrim iktidarı siyasette önemli altüst oluşlar yarattı. Sadece bununla da kalmadı, aynı sürecin gerici, piyasacı ve Amerikancı hamleleri üzerimize ek ve acil siyasal görevler de yükledi.
Genellikle meseleyi zor hale getiren nokta, bu ek ve acil siyasal görevlerle nihai hedef arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı oluyor. Bu, tarihsel olarak da böyleydi; bugün Türkiye’de de böyle.
Tartışmayı Marx’ın 1848 devrimlerine ilişkin yazdıklarına kadar geri götürebiliriz. Sorunun kendisini tekrar etmesi, metafizik bir nedenden kaynaklanmıyor. Aksine, maddi kökenlerinin ortadan kaldırılamamış olmasıyla ilişkili.
Burjuvazinin gericileşmesi ve eşitsiz gelişmenin damgasını vurduğu tarihsel dönem içerisinde bulunduğumuz sürece, bahsettiğimiz “siyasal görevlerin karmaşıklaşması” tablosu hep önümüze çıkacak.
Marksizm-Leninizm, başka birçok işlevinin yanında, sınıf mücadelelerinin geçmiş deneyimlerinden biriken derslerin güçlü hafızası rolünü de üstleniyor. Dolayısıyla, güncel siyasal süreçlere bakarken onun kuramsal bütünlüğüne yaslanmamak, bu hafızayı da dışarıda bırakmak anlamına geliyor.
Böyle bir tabloda kuramsal üretim de bugünün siyasal meselelerine ön açmayan, salt entelektüel bir uğraşa dönüşüyor.
Oysaki her güncel krizde sıfırdan bir yaklaşım geliştirmek zorunda değiliz. Özellikle düzen aktörlerinin arkasına sıralanmak ve onlara olmadık işlevler yüklemek gibi belirgin hataların önünü açan siyasal taktikleri tartışmanın en başında dışlayabiliriz. Bu yapılmadığında sosyalistler de kendilerini, geniş halk kitleleri gibi, kandırılmışlık ve onunla gelen çaresizlik duygusuyla baş başa bulabiliyor.
Teori ile güncelliğin ayrıştırılması, iki ana sonuca daha yol açıyor.
Bunlardan ilki, güncel siyaset ve devrim hedefi arasındaki ilişkilerin zayıflaması. Devrimin kendisi bir tür “nihai olarak amaçlansa da gelmesi pek de beklenmeyen bir hayali uğrak” haline getiriliyor. Bu durum, bütünlüklü toplumsal ve siyasal altüst oluşların insanlık tarihi boyunca karşılaşılan sorunların tek gerçekçi çözümü olduğunu ve bundan dolayı devrimci siyasetin aynı zamanda güncel sorunlara devrimci yanıtlar üretme işi olduğunu unutturuyor.
İkincisi, bugünün siyasal olanaklarının görülememesi. Kuramsal bakış açısı yalnızca geçmişin birikimini bugüne taşıması açısından işlevli değil. Aynı zamanda, bugünün siyasal olanaklarını kavramak açısından da hayati önemde. Çünkü olgulara yönelik kaba gözlemlerle yetinmek, çoğunlukla mevcut yapının tutarlılığını ve egemenlerin gücünü abartmaya yol açıyor. Birbirinden koparılmış halleriyle olgular, gerçekliği olduğundan daha katı gösterebiliyor. Oysa olguların birbiriyle ilişkilerine ve çelişkilerine odaklandığımızda gerçekliğin daha isabetli bir tablosunu bulabiliyoruz.
Olguların iç ilişkileri ve bu ilişkilerdeki çelişki, gerilim ve boşluklar; değişimin yalnızca olanaklı değil, zorunlu olduğunu da gösteriyor.
Öte yandan, siyasal görevleri karmaşıklaştıran toplumsal ve siyasal süreçler, kimi tarihsel sıkışma uğraklarında bir “sis” etkisi yaratabiliyor. Bu etki, görüş ve hamle alanını daraltarak olguları kabaca gözlemlemeyi bile zorlaştırabiliyor.
Düzen muhalefetinin dağınıklığı ve hamlesizliğinin geniş kitleler üzerinde yarattığı umutsuzluk ve çıkışsızlık psikolojisinden kurtulmak için de bu sisi tarihin ve mücadelenin bilgisine yaslanarak dağıtmamız gerekiyor.