Anlaşmazlıklar ve bunların sonucu olan yol ayrılıkları siyasetin olağan bir parçası. Hatta bunların zaman zaman büyük savrulmalara ve ihanetlere yol açması da.
Öte yandan, ihanetin bir norm haline gelmesi ve yaygınlaşması yalnızca belirli durumlarda karşımıza çıkan bir olgu. Savrulmaların damgasını vurduğu uğraklarda gelişen ihanetleri tekil olgular olarak ele alamayız. Bir bütünün içerisine yerleşiyorlar. Dahası, o bütünün sahip olduğu açmazların semptomu niteliğini taşıyorlar. Bunları anlamak için ürünü oldukları tarihsel dönemi kavramak gerekiyor. Bunun tersi de doğru: Tekil görünen semptomların mercek altına alınması bütünün çelişkilerine ilişkin güçlü ipuçları sunabiliyor.
Son dönemde düzen muhalefeti içerisinde neredeyse bütün aktörlerde karşımıza çıkan AKP’ye vekil ve belediye başkanı kaptırma trendini de böyle ele almalıyız. Cemil Tugay’ın bu partiye katılması, tablonun en güncel örneğini oluşturuyor.
Uzunca bir süredir, muhalefet cephesinde yer aldıktan sonra iktidar blokuna geçiş yapmayı seçen aktörlere yönelik yaygın tepkiler “kaset”, “ajanlık” ve “şantajlara boyun eğme” gibi kişisel yanı ağır basan suçlamalara dayanma eğilimi gösteriyor. Dolayısıyla ihaneti adı geçen kişinin “karakter özelliklerine” bağlamanın ötesine geçilemiyor. Oysa ki burada tümünü sıralayamayacağımız bu “olumsuz” karakter özelliklerine sahip kişilerin düzen partilerinde yükselebilmesi bile bir siyasal sürecin ürünü.
Türkiye’nin içerisinden geçtiği dönemi, birbirini tamamlayan iki ana eksen üzerinden kavrayabiliriz: düzen partileri arasındaki programatik farkların silikleşmesi ve karşı-devrimci aktörlerin siyasette kapladığı alanın giderek genişlemesi.
Toplumsal düzlemde ise benzer bir ideolojik aynılaşmadan söz edemeyiz. Karşı-devrimci yükselişle birlikte tarikatların ve çetelerin toplumda önü açılmış olsa da, bunların siyasette kapladıkları yer ile toplumsal karşılıkları arasında bir örtüşmezlik olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Bu örtüşmezliğin derinleşmesi, içinde bulunduğumuz döneme karakterini veren temel olgulardan biri.
Düzen muhalefeti aslında bir program olarak var olmadığı halde bir aktör olarak var olmasının zeminini de bu toplumdaki farklılaşan talep ve beklentilerin sürmesinde buluyor.
Düzen, mevcut yönelim ve uygulamaları ile tepki topluyor. Bu anlamıyla toplumsal zeminde kendisine bir karşıtlığı nesnel olarak üretiyor. Bu karşıtlık, kendiliğinden bir biçimde düzen sınırları dışına taşamıyor. Bunun için güçlü bir devrimci özneye ve onun öncülüğüne ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, ana eğilim düzen sınırları içerisindeki en kuvvetli aktörlere umut kaynağı olarak yönelmek oluyor.
Ancak, bu durum düzen muhalefetindeki partilerin, bunların yönetici kadrolarının ve aday gösterdikleri figürlerin siyasal-ideolojik konumlanışı ve siyaset yapma motivasyonlarıyla geniş halk kesimleri arasındaki açının büyümesine de tekabül ediyor.
Düzen muhalefeti, siyasal, ideolojik ve iktisadi alternatif önerme yeteneğini yitirmiş durumda. Sorunun nedeni, bir anda buralarda yer alan herkesin yaratıcılığını veya ilhamını kaybetmesi değil, düzenin bir bütün olarak alternatif üretme ve topluma bir şey vaat etme kapasitesine sahip olmaması.
Peki bunların yokluğunda siyaset dediğimiz faaliyetten geriye ne kalıyor? Aklında ülkenin bugününe ve geleceğine yönelik derli toplu bir hedefler dizgesi olmayan bir kişiyi parti yöneticiliği, milletvekilliği, belediye başkanlığı gibi makamlara talip olmaya ve bunun için epey bir zaman ve enerji ayırmaya motive eden ne?
Bu soruların, okuyan herkesin zihninde benzer bir yanıt setini uyandırdığını varsayabiliriz: elinde toplayabileceği siyasal gücü artırmak, siyasal kanallar aracılığıyla elde edebileceği rantı maksimize etmek ya da siyaseti diğer iktisadi faaliyetlerinde bir kaldıraç olarak kullanarak çıkar sağlamak.
Siyasetle ilişkinin bu güdüler üzerine kurulduğu bir zeminde, kolayca satın alınabilecek kişilerin kümelenmesi ve ciddi bir ağırlık kazanması rastlantı değil.
Yalnızca karşı cepheye geçme eğilimleri değil, iktidar blokunun baskıları karşısında sinme ve sürekli daha geri uzlaşma noktaları arama tercihi de aynı durumun sonucu.
İktidarın düzen muhalefeti üzerindeki baskısı, bu partilerden duyulan bir korkunun değil, onlara yönelen kitlelerden duyulan korkunun ürünü.
İktidar; bu partilerin merkezlerini, siyaset esnaflarını, vekillerini ve belediye başkanlarını, toplumsal muhalefetin en güçlü mevzileri oldukları için değil, en yumuşak karnı oldukları için hedef alıyor.
Görülen dağınıklık ve ne yapacağını bilememe halinin kökeninde de iktidarın baskısının şiddeti değil, baskının nesnesi olan partilerin durumu yer alıyor. Bir program ve gelecek iddiasının yokluğunda dağılma ve savrulma kaçınılmazlaşıyor. Bu nedenle, karşı karşıya olduğumuz durumu tekil ihanetler üzerinden okumak yerine genel bir çözülüş süreci olarak tanımlamayı tercih ediyoruz.
Bu tablodan ancak muhalefet alanının güçlü tarafına, geniş halk kesimlerinin talep ve beklentilerine yaslanarak çıkabiliriz. Burada sosyalistlere ikili bir görev düşüyor. İlk olarak, halkı sıkıştırıldığı izleyici konumundan kurtarmak. Yurttaşları “salt seçmen” olmaktan çıkarıp siyasetin süreklileşmiş bir öznesi haline getirerek halkı mücadele içinde yeniden inşa etmek. İkinci olarak ise bu talep ve beklentileri siyasal alana taşımak; cumhurbaşkanlığı seçimleri başta olmak üzere bütün düzlemlerde halkın karşısına sosyalistlerin çözüm önerileriyle ve adaylarıyla çıkmak.