Emperyalist-kapitalist sistem bir kriz içerisinde. Krizin kendisini dışavurduğu en temel düzlemlerden biri de siyaset alanı. Geçtiğimiz dönemde yalnızca Türkiye siyasetinde büyük çalkantılar yaşanmadı. Aynı zamanda, "oturmuş" bir siyasi yapıya sahip olduğu varsayılan emperyalist merkezlerde de siyaset alanı alışılagelmiş durgunluğunu terk etti.
Hem ülkemizde hem de merkez kapitalist ülkelerde ortak olan semptomlardan biri, daha önce "aşırı" olduğu varsayılan ve yerleşik siyasi yapının içerisinde kendisine sınırlı yerler bulabilen aktörlerin giderek daha önemli roller alması.
Süreçleri okuma biçimimizle bunlara yönelik siyasi önerilerimiz ve müdahalelerimiz arasında ilişki olması kaçınılmaz. Dolayısıyla, çerçevelendirme tartışması da siyasi çözüm önerisi tartışmasından bağımsız yapılamıyor. Pratikte de farklı siyasal çizgiler, olan biteni farklı çerçevelere yerleştiriyor. Örneğin, neoliberalizmi sorgulama konusunda isteksiz olan merkez siyasi aktörler, Syriza, Die Linke, Podemos, AfD, Reform UK gibi yapıların ve Trump, Corbyn, Alexandria Ocasio-Cortez, Mamdani ve Sanders gibi figürlerin öne çıkışını "popülizmin yükselişi" çatısı altında ele alma eğiliminde. Buna karşılık, mücadele hattını “olağanüstü devlet biçimlerinin” karşısında geniş demokrasi cephelerinin kurulması üzerinden çizmeye yatkın olan “liberal sol” olan biteni aşırı sağın veya faşizmin yükselişi olarak adlandırmayı tercih ediyor.
Biz ise siyasal alanda yaşanan dönüşümü bir süredir “merkezkaç eğilimlerin kuvvetlenmesi” olarak tanımlıyoruz. Bu tanımlamanın odak noktasında, düzenin siyasi aktörlerinin toplumun geniş kesimlerinin talep ve beklentilerini karşılama yeteneğini büyük ölçüde yitirmesi yer alıyor. Bahsettiğimiz bu tablo daha geniş düzlemde emperyalist-kapitalist sistemin siyasal ve ideolojik çerçeve sunamamasında kendisini dışavuran kriz konjonktürünün içerisine yerleşiyor. Birçok ülkede bu tablo kendisini yalnızca gericiliğin dinci ve milliyetçi varyantlarının daha önce “merkez sağ” aktörlerin kapladığı alanlara yerleşmeye başlamasında değil, aynı zamanda sosyal demokrasinin solunda yer alan hareketlerin ve siyasi figürlerin toplumsal karşılık bulmasında da gösteriyor.
Merkezin koordinatları
Siyasal analizlerde “Merkez” kavramının farklı anlamlarda kullanılabilmesi bu kavram etrafında ortak bir tartışma zemini kurmayı zorlaştıran bir faktör. Bu nedenle, tartışmayı ilerletmeden önce “merkez” ifadesiyle neyi anlatmaya çalıştığımızı netleştirmeyi faydalı buluyoruz.
İlk olarak, ana akım liberal görüşlerin aksine merkezi sağ ve solun ortasında duran bir aklıselim alanı olarak görmüyoruz. Bize göre bir merkezden bahsedilecekse bakılması gereken ana ekseni yerleşik iktidar yapısının üzerine kurulduğu zemin oluşturuyor.
Düzenin merkezinin ideolojik ve siyasal düzlemlerdeki ikili hareketinin ve geniş halk kesimlerinin arayışlarının aynı tarihsel sürecin ürünü olması bunların birbiriyle örtüştüğü anlamına gelmiyor. Aksine, bu süreçlerin birbiriyle etkileşimi, döneme karakterini veren çelişki ve gerilimleri üretiyor.
Biz, “merkez” derken kavramı birbiriyle ilişkili iki eksene yerleştiriyoruz. Bunlardan ilki, yerleşik siyaset alanının ideolojik ağırlığının nerede yoğunlaştığı. Bu ilk anlamıyla, Türkiye örneğinde karşı-devrimci güçlerin ağırlığını arttırdığı ve merkezin sağa kaydığını söylemek olanaklı.
Merkez kavramını, ikinci olarak siyasal düzenin merkezini, bu anlamıyla devletin ve siyasal iktidarın etrafında şekillenen süreçlerle en iç içe olan halkalarını tanımlamak için kullanıyoruz. Ülkemiz örneğinden devam edecek olursak, ikinci anlamda kullandığımız merkezin ise süreklileşmiş bir kriz tablosuyla ve alt üst oluşlarla karşı karşıya olduğunu gözlüyoruz.
İdeolojik merkezin sağa kayışı ve düzenin siyasal merkezinin süreklileşen alt üst oluşlar yaşaması, aynı tarihsel krizin iki farklı düzlem üzerinde somutlaşmasını ifade ediyor.
Tabloyu tamamlamak için, düzenin merkezinin bu ikili hareketine eşlik eden bir üçüncü düzlemden daha bahsetmek gerekiyor: Geniş halk kesimlerinin talep ve beklentileri. İçerisinde bulunulan kriz konjonktürünün iktisadi, ideolojik ve siyasal bir bütünlüğe yaslanması, toplumların emekçi katmanlarında daha bütünlüklü ve kökten dönüşümlere yönelik açıklığı arttırıyor. Bu durum da düzenin siyasal merkezinin dışında yer alan (veya kendisini bir biçimde öyle gösterebilen) aktörlere yönelimi beraberinde getiriyor. Düzenin bu talep ve beklentileri karşılama yeteneğindeki zayıflama, içerisinde bulunduğumuz dönemi karakterize eden temel özelliklerden biri.
Düzenin merkezinin ideolojik ve siyasal düzlemlerdeki ikili hareketinin ve geniş halk kesimlerinin arayışlarının aynı tarihsel sürecin ürünü olması bunların birbiriyle örtüştüğü anlamına gelmiyor. Aksine, bu süreçlerin birbiriyle etkileşimi, döneme karakterini veren çelişki ve gerilimleri üretiyor.
Bu çelişki ve gerilimlerle birlikte düşünülmesi gereken bir diğer olgu da düzen cephesi içerisindeki farklı aktörlerin ihtiyaçları ve kavrayışları. Türkiye örneğinde, düzen cephesinde üç ana belirleyici düzlem olarak sermaye sınıfı, emperyalizm ve yerleşik siyaset alanı (düzen partileri ve devlet mekanizması da dahil olmak üzere yerleşik siyasal alan aktörlerinin tümü) sayılabilir. Bunlar arasında, sermaye sınıfının genel olarak gündelikçi ve darkafalı karakterini bu dönemde de koruduğunu, dolayısıyla orta ve uzun vadeli düşünme eğiliminde olmadığını not etmemiz gerekiyor. Öte yandan, emperyalizm cephesinde değişim ihtiyacının öne çıktığını ve Yeni Monroe Doktrini eksenli bir yeniden yapılanma arayışının varlığını bir süredir söylüyoruz. Yerleşik siyaset alanına baktığımızda da yine özellikle emperyalizmin yeniden yapılanma çabasının bölgemizde yaratabileceği boşlukları Amerikan eksenine tam uyum politikasıyla fırsata çevirmeye çalışan baskın bir eğilimin varlığından söz etmek mümkün. “Terörsüz Türkiye” veya “İmralı Süreci” gibi farklı biçimlerde adlandırılsa da özünde bir “Amerikan Barışı” karakteri taşıyan iktidar bloku hamlesi, Pakistan ve Suudi Arabistan ile yapılan Mekke Anlaşması, NATO Zirvesi’nin bu yaz Ankara’da toplanması ve Tom Barrack isimli sömürge valiliği özentisi figürün tüm bu süreçler içerisindeki rolü karşımıza bütünlüklü bir tablo çıkarıyor. Ancak buradaki temel sorun, düzen aktörlerinin değişim arayışının yönü ve gündemleriyle halkın talep ve beklentileri arasında neredeyse hiçbir örtüşmenin olmaması. Değişim arayışının birden fazla aktörde varolması ve hatta aynı sürecin ürünü olması bu arayışın yön ve içeriğinin örtüşmesini doğrudan güvenceye almıyor. Aksine, değişim beklentisine sahip aktörlerin çoğu aynı zamanda kendi aralarındaki mevcut güç dengesini de içeren statükoyu değiştirmek için kendilerini karşılıklı bir mücadele içerisinde buluyor.
Kitlelerin salınımı ve aktörlerin kısalan ömrü
Birbiriyle çatışan bu eğilimlerin ikili bir sonucundan bahsetmek olanaklı. İlk sonuç, toplumun siyasal arayışlarının kararlı bir ideolojik nitelik taşımaması, aksine geniş kitlelerin değişim vaat eden farklı aktörlere yönelme potansiyeline sahip olması. Bunun bir uzantısı olarak, birbirine ideolojik olarak zıt olsalar da marjlarda olmaları itibarıyla ortaklaşan farklı aktörlerdeki yükselişte etkisini gösteren salınım hali ortaya çıkıyor. Özellikle seçim düzleminde kendisini gösteren bu durum, görece kısa sayılabilecek zaman aralıklarında ya da aynı seçimde zıt ideolojik pozisyonlara sahip partilerin beklenenin üstünde oy oranlarına ulaşmasında somutlanıyor.
İkincisi, düzenin siyasal merkezinde yer alan figür ve aktörlerin ortalama siyasal ömrünün giderek kısalması. İlk bakışta, merkezin artık boş olduğu yanılsaması yaratabilecek bu durumu doğru bir biçimde kavramak için yukarıda çizdiğimiz ikili merkez tanımını kullanabiliriz. Günümüz kapitalist toplumlarında düzenin ideolojik merkezi de siyasal merkezi de boşalmıyor. İdeolojik merkez sağa kayıyor, siyasal merkez ise bir öğütme mekanizması gibi çalışıyor ve bu durum, siyasal aktörlerin yarılanma süresini kısaltıyor. Düzenin toplumsal uzlaşma yaratma kapasitesi zayıfladığı ölçüde, bu tablonun merkezinde yer alan aktörlerin toplumsal ikna ediciliğinin düşmesi kaçınılmaz. Süreklileşen siyasi krizlerin sonucunda, ikna ediciliği ve buna bağlı olarak siyasal işlevi zayıflayan aktörlerin yerine yenileri düzenin merkezine taşınıyor.
Merkez kelimenin gerçek anlamıyla “boş” değil, kararsızlık halinin yarattığı siyasal boşluklara sahip. Dolayısıyla, merkeze yerleşerek alan doldurmaya dayalı taktikleri değil, çeperlere taşma eğilimine gözünü diken ve burada biriktirdiği güç üzerinden merkezdeki boşlukları genişletmeyi hedefleyen bir stratejiyi izlememiz gerekiyor.
Bir aktörün yükselişinin kredisini kendisinden çok arayış sahibi geniş kitlelere, kalıcılaşmasının ve sonuç almasının kredisini ise aktörün kendisine vermemiz gerekiyor. Lenin’in kavram ikilisi üzerinden ifade edecek olursak, yükselişi yığınların kendiliğindenliği, kalıcı sonuçları ise siyasal öznenin bilinçliliği getirebiliyor.
Mevcut merkezi ve onun yaslandığı iktisadi, siyasal ve ideolojik bütünlüğü ortadan kaldırıp yerine bir yenisini inşa etmeyi hedeflemeyen herhangi bir aktörün siyasal alanın merkezinde kalıcı bir varlık sergilemesi de tam da yukarıda saydığımız nedenlerle olanaklı değil. Günümüzde, kararlı bir varlığa sahip olma potansiyeli taşıyan yegane siyasi güçler devrimci ve karşı-devrimci aktörler. Türkiye örneğinde, AKP’nin uzun iktidarının arkasında da bu partinin karşı-devrimci (ve dolayısıyla yıkıcı) karakteri yer alıyor.
Bu noktada bir parantez açarak bahsettiğimiz tablonun ideolojik merkezin sağa kayması olgusu ile ilişkisini kurabiliriz. Sağa kaymanın arkasındaki temel faktör, düzenin devamlılığı açısından eldeki tek görece sürdürülebilir seçeneğin karşı-devrimci kuvvetlere yaslanmak oluşu. Ancak, bu durum sağa kaydırılan merkez etrafında yeni bir göreli siyasal denge ve buna eşlik eden ideolojik hegemonya modeli kurulmasını beraberinde getiremiyor. Bunun Türkiye özelindeki etkilerini yazının son bölümünde daha ayrıntılı biçimde ele almak üzere not edip kitlelerin salınımı ve aktörlerin ömrünün kısalması eğilimlerini tartışmaya dönebiliriz.
Bu ikili tablonun beraberinde getirdiği temel sonuç, yeni siyasal aktörlerin toplumsal karşılık bulma potansiyelindeki artışın farklı ülkelerde kendisini gösteren bir olgu olarak karşımıza çıkması.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde yenilik vaadine ya da izlenimine sahip herhangi bir siyasi aktörün yükselişini de ilk olarak bu nesnellik merceğinden değerlendirmemiz gerekiyor. Siyasi aktörün stratejik başarısının ana göstergesi ise yükselişi kalıcılaştırmada ve buradan gerçek bir siyasi dönüşüm yaratmada sergileyebildiği beceri. Bir aktörün yükselişinin kredisini kendisinden çok arayış sahibi geniş kitlelere, kalıcılaşmasının ve sonuç almasının kredisini ise aktörün kendisine vermemiz gerekiyor. Lenin’in kavram ikilisi üzerinden ifade edecek olursak, yükselişi yığınların kendiliğindenliği, kalıcı sonuçları ise siyasal öznenin bilinçliliği getirebiliyor.
Tam da bu nedenle, dışarıda Syriza, Podemos ve daha yakın zamanda Die Linke gibi yapıların yükselişinden model çıkarmaya çalışanların da içeride Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel ve Mansur Yavaş ekseninde gerçekleşen yerel seçim başarılarının arkasında stratejik bir derinlik (veya asgari bir yol haritasına sahip olma hali) arayanların da daha temkinli olması gerekiyor.
Türkiye örneği
Türkiye’nin geçtiğimiz 24 senelik sürecine iktidar bloku içi çatışmalar ve bunların yarattığı değişimler damgasını vurdu. Erdoğan ve AKP isimleri sürecin sabitleri olarak kalsa da hem iktidar blokunun yapısı hem de AKP’nin iç dengeleri sürekli olarak değişti. Üstelik bu değişimler pek de sürtünmesiz olmadı. AB üyeliği hedefiyle geçen 2002-2006 dönemi, Ergenekon Davası, “yetmez ama evet” dönemi ve liberal entelijansiya ile kurulan ortaklık, MİT krizi ile başlayan ve 15 Temmuz’a kadar giden sürece yayılan cemaat ile olan ittifakın dağılması, Ergenekon tutuklularının serbest bırakılması ve hatta bir kısmının cemaate karşı müttefik olarak görülmesi, Davutoğlu’nun istifası ile sonuçlanan “Pelikan bildirisi”, Abdullah Gül ve Babacan ekibiyle yolların ayrılması, ekonomi yönetiminde ve politikalarında yaşanan değişimler, Albayrak – Soylu gerilimi, MHP ile kurulan Cumhur İttifakı, son olarak fon krizi ile gündeme gelen iç hesaplaşma...
Ancak, bahsettiğimiz süreçlerin tümünde bu değişimlerin sonucu Erdoğan dışında siyasal alanın merkezinde yer alan aktörlerin sahneden silinmesi oldu. Bu durum, yalnızca Erdoğan’ın tasfiye yeteneklerinin uzantısı olarak görülmemeli. Aktörlerin silinmesi, aynı zamanda siyasette biriken gerilimlerin yarattığı yükün birilerini öğütmesi zorunluluğunun ürünüydü. Tablonun yükünü tek başına Erdoğan’ın yol arkadaşları üstlenmedi, aynı zamanda AKP’nin sahip olduğu toplumsal destek de süreç içerisinde aşınmaya uğradı.
Bu aşınmanın bir iktidar değişimiyle sonuçlanmamasının temel nedenlerinden biri, Erdoğan’ın neredeyse tüm sıkışma momentlerinde düzen muhalefeti cephesinden kendisine müttefikler devşirebilme kapasitesiydi.
Çoğunlukla düzen muhalefetinin sağladığı hareket alanından da faydalanarak iktidar blokunun bileşiminde gerçekleştirilen değişimler, aynı zamanda AKP’nin toplumsal desteğindeki gerilemeye karşın iktidara tutunmasını mümkün kılan bir faktör olarak öne çıktı. Öte yandan, blokun iç dengelerinin karmaşıklaşmasına neden olan bu tablo, zaman zaman iç krizleri yönetmeyi zorlaştırdı.
Bu döngünün sürebilmesini sağlayan temel faktörlerden biri de sosyalist solun düzen muhalefetinin sol kanadı konumuna sıkışmaktan çıkma cüretini gösterememesi. Gerçek bir değişimin temsilcisi olabilecek aktörler tarafından seçeneksiz bırakılan halk, ne söylediği belli olmayan aktörlere sadece en güçlü seçenek oldukları için yönelmek durumunda kalıyor.
Erdoğan’ın ve AKP iktidarının ömrünü uzatan bir diğer etmen, uzunca bir süre kendisini yerleşik yapının dışında ve hatta karşısında bir güç olarak sunmaktaki başarısıydı. İktidarının ilk yıllarında “hükümet olduk ama iktidar olamadık” serzenişleriyle başlayan, sonrasında Ergenekoncular, paralel devlet gibi güçlerle mücadele söylemi üzerinden ilerleyen ve zaman zaman hedefledikleri değişimi sağlamak için anayasa yapacak çoğunluğa erişmeleri gerektiği vurgusunun eşlik ettiği bu retoriğin inandırıcılığı zaman içerisinde azaldı. Buna karşın, inşa edilen söylem, AKP’nin ömrünü uzatmakta işlevli oldu. Özetle AKP, iktidardaki bir parti olmasına rağmen değişim beklentisiyle ilişki kurma yeteneğini sürdürmeyi başardı. Bu durumun yukarıda çizmeye çalıştığımız salınım modeli açısından sonucu ise, AKP’nin kitlelerin değişim beklentisinin neden olduğu salınımların bir tarafına sürekli olarak kendisini yerleştirebilmesi oldu.
İktidar, yine de kitlelerin arayışlarının neden olduğu salınımları tümüyle engelleyemedi. 2019’daki ve 2024’teki yerel seçim sonuçları, bahsettiğimiz değişim arayışının bir ürünü olarak ortaya çıktı. Eskinin CHP ve şimdinin Yeni Parti medyasının ve orada kümelenmiş çevrelerin iddialarının aksine sözkonusu seçimleri değerlendirmenin kritik halkası kazananı değil kaybedeni analiz etmek. Bunun tersi de doğru: 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’ni iktidarın stratejisinin bir zaferi olarak değil muhalefetin yenilgisi üzerinden okuyarak kavrayabiliriz. Türkiye’de yapılan seçimleri bir süredir bir taraf kazanmıyor, diğer taraf kaybediyor. Bir önceki seçimde çoğunluğu sağlayan aktör, ilerleyen süreçte kendisine yönelen kitlelerin talep ve beklentileri ile örtüşmeler kurmadığı/kuramadığı ölçüde sonraki seçimde düşüşe geçiyor.
Öte yandan, seçimlerde yaşanan salınımın ilginç noktalarından birini muhalefetin yükselişlerinin yerel seçimlere denk düşmesi oluşturuyor. Burada elde edilen ivmenin genel seçimlerde bir enerjiye dönüştürülememesi, yaygın kanının aksine aday tercihlerinden kaynaklanan bir durum değil. Düzen muhalefetinin yaslandığı sınıfsal zeminin sınırları nedeniyle bir değişim programını ortaya koymayı reddetmesinin ürünü.
Bu döngünün sürebilmesini sağlayan temel faktörlerden biri de sosyalist solun düzen muhalefetinin sol kanadı konumuna sıkışmaktan çıkma cüretini gösterememesi. Gerçek bir değişimin temsilcisi olabilecek aktörler tarafından seçeneksiz bırakılan halk, ne söylediği belli olmayan aktörlere sadece en güçlü seçenek oldukları için yönelmek durumunda kalıyor. Sonrasında ise bu figürlerin pek de şaşırtıcı olmayan ihanetleri karşısında kendisini yalnız ve kuşatılmış hissediyor.
AKP’nin krizleri yönetebilmesini kolaylaştıran bazı özgün avantajlardan da bahsedebiliriz. Bunlardan ilki, Türkiye'nin kendi eşitsiz gelişim dinamiklerinin de etkisiyle emperyalist merkezlerde daha sonra gündeme gelen sıkışmayı görece erken hissetmesiydi. 1990’lı yıllara damgasını vuran siyasi çalkantılar ve bunların ardından gelen 2001 krizi sonrasında siyasal alan büyük ölçüde sadeleşti. Bir önceki seçimde mecliste yer alan partilerin tümünün barajın altında kaldığı 2002 seçimlerinde AKP tek başına iktidar olmakla kalmadı, aynı zamanda büyük bir alan temizliğinin ardından iktidar gücünü elinde buldu.
İkinci olarak, Erdoğan ve AKP iktidarı iç politikada sıkıştığı uğrakların önemli bir bölümünde emperyalist merkezlere sırtını yaslayarak ayakta kalmayı başarabildi. ABD, İngiltere ve Almanya gibi emperyalist merkezlerin yöneticileri benzer bir sığınma merciine sahip değildi. Bu nedenle, kriz dinamiklerinin yukarı yönlü ötelenmesi bir seçenek olamıyordu.
Üçüncü olarak, Türkiye yazı boyunca anlattığımız tablonun düzen açısından görece istikrar sağlayabilecek tek seçeneği olan karşı-devrimci bir iktidara diğerlerinden daha önce yöneldi. Bu durumun nedeni, bir zayıf halka adayı olan Türkiye’nin üzerinde kriz dinamiklerinin daha önce birikmesiydi. Yurttaşlığın ve Cumhuriyet’in tasfiyesine ve bunun bir uzantısı olarak siyasal alanın halktan uzaklaştırılmasına dayalı karşı-devrimci dönüşüm, kriz dinamiklerini ortadan kaldıramasa da bunların siyaset alanına etkilerini ertelemekte başarılı oldu. Erdoğan’ın bir sabit olarak siyasal alanın merkezine yerleştirilmesi, çelişki ve gerilimleri ortadan kaldırmadı. Dolayısıyla, bunların ürünü olan altüst oluşlar ve hesaplaşmalar da giderek artan bir sıklıkla gündemde kalmaya devam etti. Ancak Erdoğan sabiti, düzen aktörleri açısından iç çatışmaların yol açtığı hasarın sistemin sürekliliğini bir bütün olarak ortadan kaldırması riskine karşı bir güvence işlevi gördü. Farklı siyasi figürlerin Erdoğan’ın etrafında buluşma ve onunla bir şekilde yeniden ittifak kurma eğilimi göstermesinde yalnızca bu figürlerin kişisel ikbal arayışlarının ve ilkesizliklerinin değil, aynı zamanda Erdoğan’ı temsil ettikleri düzenin bütününü güvenceye alan bir figür olarak görmelerinin de etkisi var.
Eski merkezin yeniden inşası olanaklı mı?
Türkiye’de düzen muhalefeti aktörleri, eski merkeze dönüş arayışında değiller. Stratejilerini uzunca bir süredir AKP’nin karşı-devriminin bugüne kadar elde ettiği mevzileri veri kabul eden bir denge oluşturma çabası etrafında kuruyorlar. Helalleşme, normalleşme gibi çeşitli isimler altında farklı liderler tarafından tekrarlanan bu çizginin etkili olmadığı geçmişte farklı biçimlerde görüldü. Bahsedilen çizgi iktidar bloku içerisinde bir yumuşamaya yol açmadığı gibi kitlelerin değişim beklentisine yanıt verme potansiyeline de sahip değil.
Peki bunun alternatifi, bugünün karşısında eski merkezin savunulması mı? Bize göre, bu soruya “hayır” yanıtını vermek gerekiyor. İstikrar ve normallik, kriz ve anomali üreten bir düzenin bugünün açmazlarının da kökeninde yer alan eski merkezine dönüşten geçmiyor. Çağımıza karakterini veren sıkışmanın bir tarafında karşı-devrim var; devrimciler diğer tarafı kendi programları ile doldurmakta tereddütlü davrandıkları sürece düğümün çözülmesi olanaklı değil. Devrimciler işlerini yapacaklar ve eskinin yıkıntıları arasından yeni bir merkezi inşa etmenin yollarını bulacaklar.