Amerika Birleşik Devletleri’nde 3 Kasım’da yapılan ara seçimler, Trump liderliğindeki Cumhuriyetçilerin ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Demokratlar Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu elde etti. Senato’da Cumhuriyetçilerin elindeki yedi sandalyeyi kazanmaları, yenilginin boyutunu gösteriyor. Üstelik kayıplar, seçim öncesinde başa baş yarışlara sahne olan eyaletlerle sınırlı kalmadı.
Başkanın partisinin ara seçimlerde gerilemesi ABD siyasetinde alışılmadık bir durum değil. Ancak bu kez Cumhuriyetçiler, geleneksel olarak güçlü oldukları mevzileri de kaybetti. Texas, Kansas ve Güney Carolina gibi Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan eyaletlerde Demokrat adaylar Senato yarışlarını kazandı.
Trump’ın ikinci kez Beyaz Saray’a taşınmasını sağlayan seçmen desteği, başkanlık döneminin yarısında ciddi biçimde aşınmış durumda. Kongre’de çoğunluğun el değiştirmesi, bu aşınmanın Trump’ın kalan iki yılındaki hareket alanını daraltacağı anlamına geliyor.
Bu sonuçların arkasında, Trump’ın seçim vaatleri ile Amerikalı seçmenlerin gündelik hayat gerçekliğinin arasındaki giderek açılan mesafe bulunuyor. Hayat pahalılığını azaltma ve savaşları sonlandırma vaatleriyle yeniden seçilen Trump, ikinci başkanlık döneminde ABD halkını nasıl ve ne zaman sona ereceği belirsiz bir İran savaşıyla karşı karşıya bıraktı. Savaşın körüklediği enerji fiyatlarındaki artış ise, savaşın faturasını doğrudan hane bütçelerine taşıdı.
Savaşın faturası sandığa yansıdı
ideo’da seçim öncesinde yayımlanan değerlendirmede aktarıldığı üzere, eylülde ABD’de enflasyon yüzde 3,7’ye yükseldi. Aynı ay benzin fiyatları yüzde 9,1 arttı ve bu sıçrama, aylık tüketici fiyatları artışının yarısından fazlasını oluşturdu. Savaş öncesinde 70 doların altında seyreden petrolün varil fiyatının 100 doların üzerine çıkmasıyla İran’a yönelik saldırıların ekonomik sonuçları ABD’deki akaryakıt istasyonlarına yansıdı.
Bu oranlar Türkiye’den bakıldığında düşük görünebilir. Ancak zaten yükselen fiyatlardan şikayet eden ABD’li seçmen açısından belirleyici olan, hayatın ucuzlayacağı beklentisinin boşa çıkmasıydı. Benzin fiyatlarındaki artış, işe giderken, alışveriş yaparken, ay sonunu getirmeye çalışırken hissedilen somut bir kayıp anlamına geliyordu.
Savaşın seçimlerdeki ağırlığını, Cumhuriyetçilerin yenilgisinin ardından Başkan Yardımcısı JD Vance de açıkça teslim etti. Bu, bir başarısızlık itirafı olarak görülebileceği gibi aynı zamanda yenilginin sorumluluğunun yönetimin içinden kime yükleneceği konusunda başlayacak mücadelenin de işaretini veriyordu.
Yenilginin sorumlusu aranıyor
Vance’in “Kaybetmemizin nedeni savaş” çıkışına karşın Trump, savaşın seçim sonuçları üzerindeki etkisini kabul etse de İran’a saldırma kararını savunmayı sürdürdü. Seçmenin itirazını duymuştu ama bu itirazın muhatabı olarak görünmekten kaçındı. Nitekim kabinesindeki üst düzey isimler yenilginin nedenlerini tartışırken Trump’ın gazetecilerin karşısına çıktığı yer, Beyaz Saray’da inşa ettirdiği balo salonunun şantiyesi oldu. Seçmenin geçim sıkıntısı ve savaş nedeniyle iktidarı cezalandırdığı bir seçimin ardından verilen bu görüntü, Trump’ın yenilginin sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda Trump yönetimi ile halkın gündemi arasındaki mesafeyi de açığa çıkarıyordu.
Ancak Trump’ın savaş kararını savunması, yenilginin faturasının yönetim içinden birilerine kesilmeyeceği anlamına gelmiyor. Bu açıdan öne çıkan isim, Savaş Bakanı Pete Hegseth. Trump şimdilik onu görevde tutacağını söylüyor. Ancak İran savaşındaki sorumluluğu nedeniyle Hegseth’e karşı Kongre'ye sunulacak azil önergeleri, seçim yenilgisinin ardından yeniden gündemde. Demokratların ocakta göreve başlayacak yeni Kongre’de elde ettiği çoğunluk, yönetimin savaş kararlarını soruşturmak için de daha geniş bir alan açacak.
Elbette azil sürecinin gündeme gelmesi, Hegseth’in görevden uzaklaştırılacağının kesinleştiği anlamına gelmiyor. Ancak Cumhuriyetçiler açısından savaşın siyasi bedelini kabul ederken savaş kararını savunmak, yenilgiye bir sorumlu bulmayı gerektiriyor. Hegseth’in bu sorumluluğu üstlenmek zorunda kalması, Trump’ın ve yönetimin geri kalanının kendi payını perdelemesine de hizmet edebilir.
Demokratlar mı kazandı, Cumhuriyetçiler mi kaybetti?
Sandıktan çıkan sonuç, Demokratların zaferine işaret ediyor. Ancak bu zaferi, seçmenin Demokrat Parti’nin ne ölçüde var olduğu bile tartışmalı olan programına ve ülkenin geleceğine ilişkin önerilerine verdiği bir onay olarak okumak güç. Parti, farklı siyasal eğilimlere sahip isim ve hareketleri bünyesinde barındırıyor. Seçim başarısı da bu ayrılıkları ortadan kaldırmış değil. Aksine, farklı kanatlar sonuçları kendi siyasi çizgilerinin doğrulanması olarak yorumluyor. Trump karşıtlığının sağladığı ortaklık ise nasıl bir siyaset izleneceği sorusuna ortak bir yanıt üretmeye yetmiyor.
Cumhuriyetçilerin kaybında ise daha belirgin bir tablo var. Trump, kendisini yeniden iktidara taşıyan vaatleriyle açıkça çelişen tercihler yaptı. Savaşları bitirme sözüyle iktidara gelip İran’da sonunu getiremediği bir savaş başlattı. ABD’yi eski şaşaalı günlerine döndüreceğini söylerken halkın geçim yükünü ağırlaştırdı. “Önce Amerika” sloganıyla seçmenden destek isteyen Trump'ın, en azından sıradan bir ABD yurttaşının gözünde İsrail’in önceliklerinin daha belirleyici olduğu bir savaşı başlatarak Amerikan halkına bunun bedelini ödetmesi, vaatleriyle tercihleri arasındaki çelişkiyi ara seçimlerde sandığa da yansıyacak ölçüde görünür kıldı.
Bu nedenle sonuçlar, Demokratların seçmeni kendi siyasal hedefleri etrafında birleştirmesinden çok, Cumhuriyetçilerin seçmen desteğini yitirmesiyle açıklanmalı. İki partili ABD siyasal sisteminde Demokratlar, Cumhuriyetçilere duyulan bu tepkinin sandıktaki doğal adresi oldu.
Ancak Cumhuriyetçilerin yenilgisini yalnızca Trump’ın hatalı tercihlerine bağlamak yetersiz kalır. Trump’ın vaatleri ile yaptıkları arasındaki uçurumun gerisinde, çelişkili bir biçimde, onu 2024'te ikinci kez iktidara taşıyan koşullar bulunuyor. Düzene duyulan öfkeyi arkasına alarak seçilen Trump’ın kendisinin de bu öfkenin hedefi haline gelmesi, kişisel başarısızlığını aşan bir soruna işaret ediyor: ABD’de düzen siyaseti, düzenin derinleşen krizinin belirtileri olarak ortaya çıkan sorunlardan duyulan hoşnutsuzluğa kalıcı ve toparlayıcı bir siyasal-ideolojik yanıt üretemiyor.
Krize çare bulunamıyor
Trump’ı yeniden iktidara taşıyan, emperyalist-kapitalist sistemin derinleşen krizi karşısında ikna edici çözümler sunamayan düzen siyasetine duyulan tepkiydi. Trump bu tepkiye, sanayiyi ülkeye geri getirme ve dışarıdaki savaşlara harcanan kaynakları ülke içine yönlendirme üzerinden “ABD’yi yeniden büyük yapma (Make Amerika Great Again)” vaatleriyle seslendi. Ancak kendisini iktidara taşıyan tepkinin kaynağını oluşturan düzenin krizine, bu düzenin kendi araçlarıyla çözüm aradı. Emperyalist-kapitalist sistemin 2008’den bu yana içinden çıkamadığı kriz karşısında, dünyanın farklı noktalarında patlak veren çatışmaların ve artan askeri harcamaların da işaret ettiği üzere, giderek daha fazla başvurduğu araç ise zor kullanmak ve savaş.
Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yürürlüğe konan ve "Donroe" veya "Monroe 2.0" olarak anılan yönelim, krizden çıkma arayışının bir parçasıydı. ABD’nin Amerika kıtasındaki egemenliğini pekiştirmesi, dünya ölçeğindeki "yükümlülüklerini" öncelik sırasına koyması ve müttefiklerine daha fazla askeri ve mali sorumluluk yüklemesi hedeflendi. Bu çerçevede Ortadoğu’da doğrudan üstlenilen yüklerin azaltılması, ABD’nin bölgedeki çıkarlarından vazgeçmesi anlamına gelmiyordu. Amaç, bu çıkarları ABD açısından daha düşük maliyetle koruyabilecek bir bölgesel güç dağılımı yaratmaktı.
Dolayısıyla Trump’ın “sömürge valisi” Tom Barrack’ın da açıkça dile getirdiği Ortadoğu’dan kontrollü çekilme arayışını, bölgeye barış getirecek bir süreç olarak değerlendirmek mümkün değil. Nitekim ABD’nin bazı sorumlulukları devretmesi, bölgesel güçlerin hem kendilerine açılan alanda yer tutma mücadelesini hem de üstlendikleri askeri rolleri büyütüyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu Mekke İttifakı’nı da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. İttifakın Yemen’e karşı Suudi Arabistan’a askeri güç konuşlandırma hazırlıkları, sorumluluk devrinin bölgedeki çatışmaları sona erdirmek yerine başka aktörler üzerinden sürdürme arayışını açıkça doğruluyor.
İran savaşını da bu yeniden düzenleme arayışından bağımsız düşünmemek gerekiyor. ABD, bölgedeki doğrudan yükünü azaltırken geride kendi çıkarlarını tehdit edebilecek güçler bırakmak istemiyor. İran’ın askeri kapasitesini ve bölgesel etkisini kırma girişimi, bu açıdan çekilmenin koşullarını zor yoluyla oluşturma çabası olarak okunabilir. Ancak hesap, savaşın kısa sürede istenen sonucu vereceği varsayımına dayanıyordu. Uzayan savaş, azaltılması hedeflenen askeri, ekonomik ve siyasi maliyetleri yeniden büyüttü.
MAGA tabanına vadedilen içe dönme siyaseti ile ABD’nin emperyalist tahakkümünü sürdürme ihtiyacı arasındaki gerilim burada açığa çıktı. Dışarıdaki yükleri hafifletmek için başvurulan güç kullanımı yeni yükler doğurdu. Krizi aşmak için atılan adımlar krizi derinleştirirken, bunun ülke içindeki karşılığı hayat pahalılığı ve iktidara yönelen tepki oldu. Ara seçimler ise bu tepkinin sandıkta görünür hale geldiği uğraklardan biri olarak yaşandı.
Düzenin krizine düzen içinden çözüm yok
Kriz sarmalı elbette Trump’la başlamadı. ABD’de Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında el değiştiren iktidar, bir önceki yönetimin yarattığı hoşnutsuzluktan besleniyor, ardından kendisi de aynı hoşnutsuzluğu yeniden üretiyor. Her seçim sonucunun kendine özgü nedenleri bulunmakla birlikte, bu gelgitlerin gerisindeki ortak sorun değişmiyor: Düzen partileri, temsil ettikleri sınıf çıkarlarının çizdiği sınırlar içinde emekçi yığınların taleplerine yanıt üretemiyor.
Bu nedenle, ara seçimlerde pek çok adayla temsil edilen Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) gibi oluşumlar, emekçilerin tepki ve taleplerine yaslanarak kendilerine düzen siyaseti içinde bir alan açabilse de bu tepki ve taleplerin Demokrat Parti içinde yürütülen siyasetin sınırlarına hapsedilmesi, düzene duyulan öfkenin farklı kanallar üzerinden yine düzen içinde soğurulması tehlikesini barındırıyor. Ara seçimlerde Trump’ı cezalandıran tepkinin emekçi yığınlar için kalıcı bir siyasal kazanıma dönüşmesi de bu nedenle iki partili düzenin dışında bağımsız bir siyasetin güç kazanmasına bağlı.
Ne var ki ABD’nin emperyalist-kapitalist sistemin merkez ülkesi olma konumunu sürdürmesi, böylesi bir siyasetin gelişmesinin önünde önemli bir engel oluşturuyor. Zira ABD’nin sistemin çelişkilerini dünyanın geri kalanına ihraç edebilme kapasitesi, içeride biriken toplumsal hoşnutsuzluğu hafifletmesine ve düzen dışı siyaset kanallarının güç kazanmasını sınırlamasına da olanak tanıyor. Dolayısıyla ABD’deki siyasi gelişmeleri değerlendirirken bu özgüllüğü göz önünde bulundurmak, buradan çıkarılan sonuçları ülkemiz gibi emperyalist-kapitalist zincirin zayıf halkalarına doğrudan uyarlamaktan kaçınmak gerekiyor.