Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 12 Eylül askeri darbesinden yaklaşık bir yıl sonra, 6 Kasım 1981'de kuruldu. Darbe yönetiminin üniversiteleri denetim altına alma ve kendi anlayışına uygun bir biçimde dönüştürme amacıyla hayata geçirdiği YÖK, 12 Eylül sonrasında toplumun yeniden şekillendirilmesine yönelik düzenlemelerden biriydi. Öğrenci hareketlerinin bastırıldığı, akademisyenler üzerindeki baskıların arttığı bu dönemde üniversiteler de askeri yönetimin müdahalelerinden doğrudan etkilendi.
YÖK, aradan geçen 45 yılda pek çok değişiklik geçirse de üniversiteler üzerindeki baskı devam etti. Askeri yönetimin ardından gelen hükümetler de bu yapıyı korudu. AKP döneminde ise üniversite sayısı hızla artarken yasal olarak vakıf biçiminde faaliyet gösteren özel üniversiteler yaygınlaştı. Yükseköğretimde yaşanan bu genişlemeyle birlikte siyasi iktidarın üniversite yönetimleri üzerindeki etkisi de arttı.
Bugün üniversitelerde açılacak bölümlerden öğrenci kontenjanlarına kadar pek çok konuyu belirleyen YÖK'ün tarihi, Türkiye'de üniversitelerin geçirdiği dönüşümü de gösteriyor.
YÖK ilk kez 1981'de kurulmadı
Türkiye'de üniversitelerin yönetimini düzenlemek üzere merkezi bir kurul oluşturulması fikri 12 Eylül darbesinden önce de gündeme gelmişti.
1946'da çıkarılan Üniversiteler Kanunu, üniversitelere tüzel kişilik ve özerklik tanırken rektörlerin öğretim üyeleri tarafından seçilmesini öngörüyordu. Ancak üniversitelerin merkezi iktidarla ilişkisi sonraki yıllarda da tartışma konusu olmaya devam etti. Özellikle 1960 ve 1971 askeri müdahaleleri, üniversitelerin yönetiminde ve akademik kadrolarında değişikliklere yol açtı.
YÖK'ün kuruluşuna ilişkin ilk adım aslında 12 Eylül'den önce atıldı. 1973'te çıkarılan 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile aynı adı taşıyan bir kurul oluşturuldu. Üniversiteler arasında eşgüdüm sağlamak, yükseköğretimin gelişimini planlamak ve kaynakların kullanımını düzenlemek kurulun görevleri arasındaydı. Ancak Anayasa Mahkemesi, 1975'te bu düzenlemeyi iptal etti. Mahkeme, hükümet tarafından belirlenen üyelerin kurulda ağırlıkta olmasını üniversite özerkliğine aykırı bulmuştu. Böylece 1975'te üniversite özerkliği gerekçesiyle iptal edilen merkezi yönetim yapısı, 12 Eylül darbesinin ardından çok daha geniş yetkilerle yeniden hayata geçirildi.
12 Eylül üniversitelerde neyi değiştirdi?
Darbe öncesinde öğrenci hareketlerinin ve siyasal mücadelenin önemli merkezleri arasında bulunan üniversitelerde, 12 Eylül sonrasında örgütlü faaliyetler büyük ölçüde engellendi. Siyasi partilerin ve sendikaların kapatıldığı bu dönemde öğrenciler ve akademisyenler üzerindeki baskılar da arttı.
4 Kasım 1981'de kabul edilerek 6 Kasım'da yürürlüğe giren 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile üniversitelerin yönetim yapısı değiştirildi. Türkiye'deki yükseköğretim kurumları YÖK'e bağlanırken akademiler üniversitelere, eğitim enstitüleri ise eğitim fakültelerine dönüştürüldü. Konservatuvarlar ve meslek yüksekokulları da üniversite bünyesine alındı.
1982 Anayasası'nın 130 ve 131. maddeleriyle anayasal statü kazanan YÖK'e, üniversitelerin yönetimi ve denetimi konusunda geniş yetkiler tanındı. Böylece üniversitelerin kendi işleyişlerine ilişkin karar alma yetkileri sınırlandırıldı. Rektörlerin belirlenmesinde de merkezi yönetimin ağırlığı arttı.
YÖK'ün başkanlığına İhsan Doğramacı getirildi. Kurumun oluşturulduğu dönemde üniversitelerde çok sayıda akademisyen görevinden uzaklaştırıldı, öğrencilerin siyasi faaliyetlerine yönelik yasaklar ve disiplin uygulamaları yaygınlaştı. Özellikle 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu kapsamında görevlerine son verilen akademisyenler, daha sonra "1402'likler" olarak anılacaktı. Aralarında çok sayıda solcu akademisyenin de bulunduğu bu isimlerin üniversitelerden uzaklaştırılması ve baskılar nedeniyle yaşanan istifalar, akademik kadroların yapısını da değiştirdi.
YÖK'ün kurulmasıyla birlikte 12 Eylül yönetiminin üniversiteler üzerindeki denetimi kurumsallaştı. Üniversitelerin yöneticilerini belirleme ve kendi işleyişlerine karar verme yetkileri daraltılırken yükseköğretimin yönetimi büyük ölçüde YÖK tarafından üstlenildi.
1990'lar: Üniversitelerde siyasi müdahaleler sürdü
1980'lerin sonlarına doğru YÖK'e karşı öğrenci eylemleri yeniden yaygınlaşmaya başladı. Üniversite özerkliği talebiyle düzenlenen protestolarda YÖK'ün kaldırılması öne çıkarken akademik örgütler de kurumun üniversiteler üzerindeki yetkilerine karşı çıkıyordu. 1992'de yapılan yasal değişiklikle üniversitelerde rektör seçimlerine geri dönüldü. Ancak öğretim üyelerinin oylarıyla belirlenen adaylar arasından YÖK tarafından seçilen isimler Cumhurbaşkanına sunuluyordu. Dolayısıyla üniversitelerin kendi yöneticilerini belirleme yetkisi yine sınırlı kaldı. Kurum, 12 Eylül'de oluşturulan yapısını sürdürürken üniversitelere yönelik müdahalelerin niteliği dönemin siyasi koşullarına göre değişti.
AKP'nin YÖK vaadinden rektör atamalarına
AKP, 2002'de iktidara gelmeden önce YÖK'ün yeniden düzenleneceğini vaat etmişti. Partinin seçim beyannamesinde YÖK'ün yetkilerinin sınırlandırılacağı, üniversiteler arasında ortaklığı sağlayan ve standartları belirleyen bir kuruma dönüştürüleceği belirtiliyordu. Rektörlerin ve diğer akademik yöneticilerin seçimle belirlenmesi de vaatler arasındaydı. Ancak AKP'nin iktidara gelmesinin ardından YÖK varlığını sürdürdü. Üniversiteler üzerindeki baskı devam ederken siyasi iktidarın üniversite yönetimlerine müdahale alanı da zamanla genişledi.
Bu dönemde yükseköğretimde piyasalaşma da hız kazandı. Vakıf üniversiteleri aracılığıyla ücretli eğitim yaygınlaşırken üniversitelerin özel sektörle kurduğu ilişkiler güçlendi. Üniversite-sanayi işbirliği adı altında sermayenin üniversitedeki varlığının güçlendirilmesi teşvik edildi, akademisyenlerin çalışmaları ise giderek daha fazla yayın sayısı ve tartışmalı başka performans ölçütleri üzerinden değerlendirilmeye başladı.
Üniversitelerin yönetiminde en kapsamlı değişikliklerden biri ise 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal döneminde gerçekleşti. 29 Ekim 2016'da yayımlanan 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile rektör seçimleri kaldırıldı. Rektörlerin belirlenmesinde öğretim üyelerinin oy kullanmasına dayanan uygulamaya son verildi.
OHAL döneminde üniversitelerde geniş çaplı ihraçlar da yaşandı. 2016-2018 yılları arasında yaklaşık 6 bin akademisyen KHK'larla görevlerinden çıkarıldı. Aynı dönemde 15 özel yükseköğretim kurumu kapatıldı. 2018'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçilmesinin ardından rektör atamalarında YÖK'ün aday gösterme rolü de kaldırıldı. Rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmasının önü açıldı. Anayasa Mahkemesi 2024'te bu düzenlemenin KHK ile yapılmasını anayasaya aykırı buldu. Ancak 2025'te çıkarılan 7551 sayılı Kanun ile Cumhurbaşkanının rektör atama yetkisi yeniden kanunla düzenlendi.
Söz konusu merkezi yönetim modeline karşı tepkilerden biri Boğaziçi Üniversitesi'nde yaşandı. 2021'de Melih Bulu'nun Cumhurbaşkanı kararıyla rektör atanmasının ardından başlayan öğrenci ve akademisyen protestoları, sonraki yıllarda da devam etti. Üniversitedeki protestoların temel taleplerinden biri, rektörlerin üniversite bileşenlerinin iradesiyle belirlenmesiydi.
YÖK bugün ne yapıyor?
Kuruluşunun 45. yılına giren YÖK, bugün de Türkiye'deki yükseköğretimin işleyişini belirleyen başlıca kurumlardan biri.
YÖK'ün son dönemdeki kararlarında piyasanın ihtiyaçları daha fazla öne çıkmaya başladı. YÖK Başkanı Erol Özvar, Şubat 2026'da yaptığı açıklamada hukuk, psikoloji, eczacılık, diş hekimliği ve mimarlık gibi bölümlerin kontenjanlarının azaltılacağını duyurdu. Mezunların iş bulma olanakları gerekçe gösterilen kararın vakıf üniversitelerinde de uygulanacağı belirtildi.
YÖK'ün 2025'te açıkladığı 2030 yükseköğretim yol haritasında da benzer bir yaklaşım görülüyor. Üniversite-sanayi iş birliklerinin artırılması, işyerinde uygulamalı eğitimin yaygınlaştırılması ve başarılı öğrencilerin üniversiteyi üç yılda bitirebilmesi ifadeleri planlarda yer alıyor. YÖK, bu düzenlemelerle eğitimin niteliğini artırmayı ve mezunların iş bulmasını kolaylaştırmayı hedeflediğini belirtiyor. Ancak üniversitelerin giderek piyasanın taleplerine göre düzenlenmesi, bilimsel üretimin ve kamusal eğitimin bu süreçte nasıl bir yer tutacağı sorusunu gündeme getiriyor.
12 Eylül askeri yönetiminin üniversiteleri baskı altına almak amacıyla kurduğu YÖK, 45 yıl sonra da yükseköğretimin yönetiminde belirleyici konumunu koruyor. Darbe döneminde oluşturulan yapı büyük ölçüde değişmezken üniversiteler üzerindeki baskı uygulama gücü siyasi iktidarın elinde toplandı. AKP döneminde ise bu yapının asli görevi yükseköğretimin piyasalaştırılması oldu.
Aradan geçen 45 yılın ardından üniversitelerin kamusal ihtiyaçlara yanıt verebilme yetisi gittikçe aşındı. Üniversite özerkliği, akademik özgürlük ve kamusal eğitim hakkı da bu nedenle YÖK'e yönelik tartışmaların başlıca konuları olmaya devam ediyor.