Sosyalist harekette öngörü kavramına dair, özellikle 21. yüzyılda belirginleşen iki ana eğilimden bahsedilebilir.
Bu eğilimlerden ilki, başlıktaki soruya bazen zımnen bazen de açıktan evet cevabını veriyor. İkincisi ise “öngörülebilirliğin görece azaldığı” tespitini yapıyor. Fakat bu küçük gibi görünen fark, iki ayrı stratejik yönelimin iyi bir göstergesi aslında. Bunlardan çıkarılan görevlerin de. O yüzden bunlar üzerine düşünmek, faydalı olduğu kadar gerekli de kanımca.
İlk görüş ile başlayalım.
Bu görüşe göre “öngörü” kavramı, değişen yeni dünyayla birlikte, artık bir anlamda lügattan çıkarılmalıdır. Emperyalist-kapitalist sistem, yeni eklemlenme biçimleriyle gittikçe “kaotik” bir hal almakta, haliyle buradan “öngörüler” çıkarmak da imkânsızlaşmaktadır. O yüzden peşinen “öngörü” kavramını terk etmek gerekir.
Öngörünün olmadığı bir dünyada ise aslolan sadece “anın” bilgisidir. O yüzden sırtta bir yük olan geçmiş, pekâlâ atılabilir. Zaten dünyanın yeni biçimi, daha önce görülmemiş “eşsiz ve biricik” bir hal yarattığı için geçmiş de yük olmak dışında bir anlam ifade etmeyecektir.
Buradan çıkacak stratejiyi ise “tepkisel eylemci bir pragmatizm” olarak tanımlayabiliriz. Bu stratejinin zamansallığını tepkisellik, itkisini sürekli eylemcilik, doğrultusunu da “fayda” belirler.
Fakat açık konuşmak gerekirse, geçmişin “yükünü” sırtında taşıyanların bildiği gibi, bu stratejinin egemenler dışında kimseye bir “fayda” getirmediğini, günün sonunda da düzene teslimiyetle sonuçlandığını not etmekte yarar var.
Peki ikinci görüşün farkı nerede ortaya çıkıyor?
Gerçekten de Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle başlayan süreç, 2008 kriziyle birlikte katmerlenen emperyalizmin krizi ve günümüz toplumlarının bir bütün olarak “dağıtıcı” eğilimleriyle bir arada düşünüldüğünde, “öngörülebilirliğin görece azaldığını” söylemek mümkün.
Fakat bu ne kavramı terk etmeyi ne de nesnelliğe teslimiyeti gerektiriyor. Aksine, oluşan boşlukların büyüklüğü, özneye daha fazla sorumluluğun düştüğü anlamına geliyor.
Biraz açmaya çalışalım.
Marksizme göre toplumsal düzlemde bilmenin veya aynı anlama gelmek üzere anlamanın ölçütü, onu değiştirmek için verilen mücadeleyle koşullanmıştır. Değiştirmek de haliyle gündeme siyasal mücadeleyi ve partiyi getirir. O yüzden bilginin toplumsal düzlemde biriktirilen güç ve örgütlülük düzeyi ile belirlenen doğal bir sınırı vardır. Deyim yerindeyse, bilginizin menzili, ancak toplumsal düzlemde biriktirdiğiniz güç kadardır.
Zaten çoğunlukla bilgiye dair yanlış bakışlar, bu sınırın göz ardı edilmesiyle ortaya çıkar. Örneğin kendini ve toplumsal düzlemdeki gücünü olduğundan büyük görmek, genellikle eline geçen her “mantıklı” spekülasyonu put edinen, sonra da bu putlarının esiri olan bir tarzı doğurur. Dahası, günün sonunda bu spekülasyonları bir amaç için sızdıranların figüranı olmak gibi sonuçlar da mümkündür. Madalyonun diğer tarafında ise, gördüğümüz gibi öngörüyü toptan reddetmek vardır.
Toplumsallığın gittikçe grift bir hal alması ise toplumsal düzlemde biriktirilen güç ile bilgiyi birbirine daha sıkı kenetler. O yüzden “öngörülebilirliğin azalması” bir ricat bahanesi değil, yüklenilmesi gereken acil görevler için işaret fişeğidir. Bu da sosyalistlerin, özneleştirici bir tarzı inşa etmeyi ve “halkı yeniden bir özne olarak kurmayı” acil bir görev olarak önlerine koymaları gerektiği anlamına gelir.
Gramsci’den bir alıntıyla bitirelim:
“Gerçekte insan ancak eylediği ölçüde, iradi bir çaba harcadığı ve böylece “öngörülen” sonucun yaratılmasına somut olarak katkıda bulunduğu ölçüde “öngörebilir”. Öngörü böylece bilimsel bir bilgi edimi olarak değil, harcanan çabanın soyut ifadesi, kolektif bir irade yaratmanın pratik yolu olarak ortaya çıkar.”[1]
Notlar:
[1] Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Q11, §15. Aktaran: Francesca Antonini, “Science, History and Ideology in Gramsci’s Prison Notebooks”, Journal of History of Science and Technology, 2014, s. 66.