Önce teoriyle başlayalım.
“Yeni”nin ne olduğu sorusu ilk bakışta kolay gibi görünen, fakat derinlemesine incelenince aslında bir nevi çözümsüzlüğe mahkum gibi duran, ciddi bir felsefi problemdir.
Sorunun kökeninde “yeni” olanın nasıl anlaşılacağı yatmaktadır. Burada bütün bir felsefe tarihi boyunca verilen cevapları, kabaca iki başlık altında toplayabiliriz.
Bu cevaplardan ilki, “yeni”yi kaçınılmaz olarak var olanın, yani eskinin ve koşulların bir uzantısına indirger. Burada ise yeniyi yeni yapan aslında sadece “zaman” boyutudur. Tıpkı bir buzdağının görünmeyen kısmının su yüzüne çıkması gibi, “yeni” denilen şeyde aslında yeni olan bir şey yoktur.
İkinci cevaplar kümesi ise bu sorundan kaçınmak için “yeni”yi bütün somut bağlarından koparmaya çalışırken, sorunu bir metafizik probleme dönüştürür. “Yeni” adeta hiçlikten fışkırmış gibidir. Hâliyle, bu da son kertede yeninin olmadığının başka bir kabulüdür.
“Yeni”yi kavramaya yönelik bence en makul görüş ise probleme daha diyalektik bir kavrayışla yaklaşmaktır.
Yine kabalaştırmak pahasına özetleyecek olursam, yeniyi kavramak için diyalektik biçimde ele alınan organik bir “bütünlük” kavramını çıkış noktası alabiliriz. Bu kavrayışa göre bütünlük, kendisini oluşturan parçaların basit toplamından ibaret değildir. Zaten o yüzden, bütünü parçaların bir toplamından ibaret gören ve parçalarla ilgilenen klasik görüşler bir çözümsüzlüğe mahkumdur.
Bütünde asıl dikkat edilmesi gereken şey onun bir “bütün olarak örgütlenmesi” sürecidir. Bütünün içerdiği unsurlar ile mantığı arasındaki topyekûn bağlantı, bize farklı bir kavrayış biçimi sunar. [1] O hâlde bu anlamda bir “bütünlük” kavrayışı, örgütlenme sürecinde “beliren” durumu, aynı anlama gelmek üzere “yeni”yi kavramamıza olanak tanıyabilir.
Yine bununla bağlantılı olarak, bu “bütünlüğü” süreklilik ve sıçramalarla bir arada düşünmek de faydalıdır. Böylece nicelik, nitelik ve eşik değer gibi kavramlar aracılığıyla “yeni”nin ortaya çıkışını düşüncede yeniden üretebiliriz.
Elbette bir de bütün bunları kesen tarihsellik boyutu vardır. Her ne oluyorsa uzay boşluğunda değil, somut süreçlerde gerçekleşiyordur ve bu anlamda bir tarihi vardır.
…
Toplumların tarihinde de “yeni” genellikle iyi anlamlar çağrıştırır. Çünkü bir anlamda değişim demektir ve mevcut hâlinden memnun olmayan büyük kitleler açısından değişimden daha umut vadeden başka bir kavrama pek rastlanmaz.
İnsanlığın son iki yüz yılı, özellikle de kapitalizmin doğuş süreci, toplumsal ilerlemenin daha önceki süreçlere göre muazzam boyutlara ulaştığı “yeni” bir durum yarattı. Dolayısıyla “yeni” kavramı da “ilerleme” ve “değişim”i birlikte çağrıştıran bir muhtevaya kavuştu. Hâliyle burjuva devrimlerinin yarattığı büyük altüst oluşun iki ana eğilimi, “yeni”ye bakışta da kendini gösterdi; ya “yeni” ne olursa olsun son tahlilde iyi bir şeydi ya da tüm musibetlerin kaynağıydı…
Elbette muhafazakâr tepkilerin soykütüğü bu yazının konusunun dışında kalıyor. O yüzden ilk taraftan devam edelim.
Kavramlar boşlukta süzülmezler. Somut tarihsel süreçlerde oluşurlar ve yine somut mücadelelerden sürekli olarak etkilenirler. Örneğin, “ilerleme” ve “devrim” gibi kavramlar sayısız mücadelenin ve tarihsel birikimin ardından toplumların nezdinde “olumlu” bir veçheye bürünmüştür. Bunun geri döndürülmesi ise bir yerden sonra pek mümkün değildir. Olsa olsa kavramın işaret ettiklerine müdahale edilebilir. Burjuvazinin gericileşmeye başladığı dönemden itibaren egemenlerin başlıca stratejilerinden birinin bu olduğu söylenebilir.
“Yeni”nin de başına gelen budur aslında. Topluma “yenilik”, “ilerleme” veya “devrim” veremeyen düzen, bu kez sahte gösterenleri bu ambalajlarla topluma sunmaya çalışmıştır. Düzen siyasetçilerinin, özellikle de kriz anlarında, hoyratça bu sözleri kullanmaya yönelik ilgileri de bunu gösteriyor.
Neoliberalizm olarak mimlenen, kabaca son 50 yıldır yaşadığımız dönem ise belki de bunun ayyuka çıktığı dönemlerden biri olarak kabul edilebilir. Sermayenin sınırsız talanı her yerde kendini gösterirken, elbette emekçilerin düşünce süreçlerine de olumsuz müdahalede bulunması gerekirdi. Bu dönemde her şeye “yeni” denilmeye başlandı. Her şey yeniydi, yani aynı anlama gelmek üzere, hiçbir şey yeni değildi.
…
Meramımızı yeterince anlattığımıza göre günümüze gelebiliriz.
Yazının, adına kendisinin de henüz karar veremediği bir düzen partisinden, yani Yeni Parti’den hareketle yazıldığı anlaşılmış olmalı.
Fakat buraya kadar yazılanlar, Yeni Parti’nin aslında yeni olmadığını söylemek için yazılmadı. Çünkü böyle bir iddia, düzen cephesinin bir bütün olarak sanki yeni yaratabildiği gibi bir yanılsamaya yol açıyor. Yukarıda değinmeye çalıştık, düzen zaten çok uzun bir süredir yeni yaratamıyor, yaratamaz.
Fakat Yeni Parti örneğinde de gördüğümüz gibi, artık “sahte yeni” yaratma kapasitesini de yitirmiş durumda. Emperyalist-kapitalist sistemin genel krizi ve bunun ülkelerin iç krizleriyle oluşturduğu grift yapı, hem Türkiye’de hem de başka pek çok yerde, düzen siyasetinin topluma “yeniymiş gibi görünen” bir doğrultu bile sunamamasına yol açıyor. Düzen tarafının aktörlerine ise sadece toplumun aklıyla alay etmek kalıyor.
Bunun ağır sonuçları olacağını onlar bilmiyor olabilir ama biz biliyoruz.
“Yeni” ise başka bir yerde, eskinin boşluklarında mayalanıyor, yan yana geliyor, güç biriktiriyor.
Bütün çabamız, her şeyi değiştirecek bu “yeni”yi kuvveden fiile çıkarmak için.
Notlar:
[1] Lucien Seve, “Belirmenin Diyalektiği”, Yeni Yüzyılda Diyalektik içinde, der. Bertell Ollman - Tony Smith, Yordam Kitap, İstanbul, 2013, s. 137.