Kuruluşunun üzerinden 103 yıl geçen Cumhuriyet, uzunca bir süredir fiilen yok. İlerleme iddiaları çoktandır terk edilirken; egemenliğin halka dayanması, yurttaşlık gibi kavramların gerçekle bağı iyiden iyiye koptu.
Karşı-devrim olarak adlandırdığımız bu süreci doğru kavrayabilmek için devrim ve cumhuriyet ilişkisinin tarihine göz atmakta fayda var.
Modern dönemde cumhuriyet, egemenliğin kaynağınının tanrısal bir nitelik taşıdığı varsayılan soylulara değil doğrudan halka dayandırılması anlamını taşır. Bu anlamı gerçeğe dönüştüren üç büyük uluslararası gelişmeden söz edebiliriz. Bunlar, başlangıçlarını kronolojik sıra ile verirsek Amerikan Devrimi, Fransız İhtilali ve Bolşevik Devrimi’dir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunu da içeren İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı aynı zamanda İngiliz hanedanlığına karşı bir başkaldırı anlamını taşır. Düşmanın sınıfsal karakteri, savaşacak gücün halk içerisinden çıkarılmasını da zorunlu kılar, modern tarihte halkın ve haliyle işçi sınıfının doğrudan silahlı bir güç olarak sahada yer aldığı ilk örneği ortaya koyar. Egemenliğin kaynağı halk olmak zorunda olduğu gibi eşitlik ve yurttaşlık için gereken zemin ortaya çıkar. ABD’nin bir cumhuriyet olarak ortaya çıkabilmesi için eskinin yok edilmesi gerekir. Cumhuriyet için devrim bir zorunluluktur.
Fransız İhtilali, bu kez doğrudan ülkenin kendi soylularını hedef alır. Devrim daha en başından itibaren cumhuriyete giden tek gerçek rotadır. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik; hayata geçirilmesi gereken toplumsal görevler olarak kabul edilir. Zorunlu askerlik uygulanmaya başlar. Parayı verenin istediği gibi savaştırabileceği ölüm makinesi orduların yerini halk sınıflarından oluşan yurttaşlar alır. Yönetmek ya da savaşmak isteyen kimse, artık önce halkı ikna etmelidir.
İki örnek de aynı yerde tıkanır. Cumhuriyet, egemenliğini yurttaşlara dayandırır. Ancak yurttaşların toplumsal görevleri ve hakları kağıt üzerinde aynı olsa da pratikte çoğunluğunun yapabilecekleri sınırlıdır. Eşitlik olmadığında cumhuriyet de sahipsiz kalır. Eşitliği sağlamak için devrimci dönüşümlerin bu kez mülk sahibi sınıfları hedef alarak yoluna devam etmesi gerekir. Bu olmadığında, yani devrim durduğunda cumhuriyetin nesnel zemini de ortadan kalkar. Karşı-devrim başlar. Halk egemenliği fiilen ortadan kalkar. Burjuvazi kendisine atfedilen devrime düşman kesilir. Artık ilerleme için başka bir sınıfın direksiyona geçmesine ihtiyaç vardır.
Bolşevik Devrimi bu anlamda nitel bir sıçramayı temsil eder. Yalnızca çarlık yönetiminden kurtulmakla yetinmeye çalışan Rus Devrimi’nin geri çekilmesine karşı iktidara çıkar. Cumhuriyet ideallerinin gerçekten hayat bulabileceği tek devlet biçimini, sosyalizmi bir toplumsal hedef haline getirir. Devrimine uzunca bir süre sahip çıkabilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), eşitlik ve özgürlük hedefinden saptığında ise bir cumhuriyet olma niteliğini yitirdiği gibi bir arada kalmayı bile başaramaz.
İlk iki cumhuriyet deneyiminin yol göstericiliğinde ve üçüncüsünün varlığı koşullarında kurulan Türkiye Cumhuriyeti de tarihin kurallarından azade değildir.
Cumhuriyet Devrimi her şeyden önce emperyalist işgale ve aynı zamanda sarayın ihanetine karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın sonucuydu. Bu anlamda Milli Mücadele döneminde bile fiilen halka dayanmak zorunluydu. Emperyalist işgalin, devrimci bir karakteri daha en başından taşımayan herhangi bir çıkış ile savuşturulması mümkün değildi. Sarayla ya da emperyalistlerle bir şekilde uzlaşı sağlayarak ilerlemeye çalışanlar bu süreçte elenmişti.
Türkiye Cumhuriyeti, devrimci bir çıkışın ürünüydü. Cumhuriyet’in yenilgisi de aynı şekilde karşı-devrimci bir geri çekilmenin sonucu oldu. ABD’nin ve Fransa’nın tıkandığına benzer bir yerde tıkandı Cumhuriyet. Devrim geri çekilince büyük toprak sahipleri ve onlardan devşirme burjuvalar ülkemizin kaderini avuçlarının içine aldı. Savaşla kovulan emperyalizm kırmızı halılarla buyur edildi.
Devrim yenilirse cumhuriyet de yenilir
Karşı-devrim uzun ve sancılı oldu. Ancak artık isim dışında Cumhuriyet’e benzer pek bir yanımız kalmadı. Nostalji ile halkı aldatmaya çalışanlara, ucuz reklamlarla kendilerini aklayabileceklerini sananlara kanmıyoruz.
AKP Türkiye’si Cumhuriyet’ten başka her şeye benziyor.
Cumhuriyet bağımsızlıktır.
Ekonomisi uluslararası tekellerin elinde oyuncağa dönmüş bir ülkede yaşıyoruz artık. Her türlü bağımlılık yetmiyor bir İngiliz vatandaşı ekonomi bakanı oluyor. Her fırsatta asker kapasitemizin emperyalist planlar için sahaya sürülmesi gündeme geliyor. AKP iktidarında Türkiye, komşu ülkelerin kuşatılmasında aktif rol oynuyor, ve bunu gizlemek bir yana övünç kaynağı olarak pazarlıyor.
Cumhuriyet laikliktir.
Devrim Kanunları ile varlığı yasaklanmış tarikatlar ülkeyi sarmış, köşeleri tutmuş durumda. Halkın tepkisine rağmen zorla okulların içine kadar yerleştiriliyorlar. Kamu kaynakları ile beslenerek büyümesi sağlanan bu karanlık yapılar uluslararası bağlantıları aracılığıyla Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını sıkılaştırıyor, ideolojik ve siyasal faaliyetleriyle emekçi halkın esaretini büyütüyorlar.
Cumhuriyet yurttaşlıktır.
Yurttaşlık görevlerini yerine getirmemiz sonuna kadar bekleniyor ama hakların yerinde yeller esiyor. İktidar sahipleri hukuk dinlemeden her yolla zenginliklerine zenginlik katarken buna ses çıkaranlar bir iddianame bile olmadan hapislerde çürütülüyor.
Bizden eşit birer yurttaş değil de Yeni Osmanlı’nın tebaası olmamız bekleniyor.
O halde bize devrimi bir kez daha hatırlamak ve hatırlatmak düşüyor.
Köle değil halk olduğumuzu göstermek için bir araya geliyor, örgütleniyoruz.
Cumhuriyet için ayağa kalkıyor ancak devrimci bir çıkış olmadan hedefe ulaşılamayacağını çok iyi biliyoruz.
İki sloganı ise asla birbirinden ayırmıyoruz:
Yaşasın Devrim!
Yaşasın Cumhuriyet!