Güncel gelişmelere bakarken kimi zaman bütünlüğü görmekte zorlanırız. Batı ülkelerinde kimi gelişmeler yaşanır. Bizim iç siyasetimizdeki sorunların nedeni başkadır, muhalefetin gündemleri ise bambaşka. Dış politika yalnızca bölgesel gelişmelerin ürünü olur, ve benzeri… Elbette bu açıklamalar gerçek durumu ifade etmez ama yaşananların taşıdığı bütünlüğü ve birbiri ile taşıdığı ilişkiyi görmek de anlatmak da oldukça zordur.
Bugün bu durum geçerli değil. Emperyalizmin krizinin belirleyiciliğini görmek de anlatmak da kolay.
Amerika Birleşik Devletleri’nin bir süredir içinden çıkamadığı dağınıklık hali, Avrupa Birliği’nin nereye doğru gittiğine dair belirsizlik, Ortadoğu’da savaşlara eşlik eden yoğun rekabet ve elbette Türkiye’deki siyasal alan, hepsi döneme damgasını vuran tek bir olgu tarafından belirleniyor: Emperyalist-kapitalist sistemin krizi.
Sistemin doğası bir yerden sonra kârlılığı üretimle değil finansal oyunlarla sürdürmeyi zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, sistemin lider ülkeleri (kimi zaman “küresel kuzey” diye de ifade edilirler) maddi anlamda üretken sektörlerden giderek uzaklaşırken geç kapitalistleşen ülkeler ise bu başlıkta öne geçiyor. İktisadi krize siyasal ve ideolojik kriz de eşlik ediyor. Artık insanlığa iyi ve güzel herhangi bir şey vadedemeyen emperyalizm, ikna kabiliyetini yitiriyor. Siyasal alanda oyun kurma becerisindeki yitim ise askeri kuvvetle kapatılıyor. Ancak yakın zamanda İran örneğinde olduğu gibi bu alandaki asimetrik güç de sorunları çözmek için tek başına yeterli olamıyor.
Sistemin krizi bir bütün dedik. Yani Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz, hem sistemin belirlediği çerçevede gerçekleşiyor hem de yaşanan büyük krize katkıda bulunarak onu derinleştiriyor.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sistemin krizi, karşı-devrim süreci ile birlikte ilerliyor. Yeni Osmanlı hayalleriyle bölgeye yapılan Amerikancı müdahale, içeride de Cumhuriyet ve yurttaşlık karşıtı bir zemini güçlendiriyor. Türkiye bu anlamda adeta bir laboratuvar gibi kullanılırken, AKP siyasal alanı halktan kaçırma bağlamında “öncü” bir rol üstleniyor.
Halkın siyasete katılım kanalları bir bir ortadan kaldırılıp konu yalnızca seçimlere endeksleneli çok oldu. AKP yargısı, seçim dışı halk müdahalelerini epeydir darbeden sayıyor. Daralma, enerjinin tek bir noktada birikmesi anlamına da geldiği için elde son kalan seçme-seçilme hakkı da AKP’nin başına bela olmuştu. Ancak son yargı müdahaleleriyle ve elbette düzen muhalefetinin “direniş”inin de yardımıyla bu hak fiilen ortadan kaldırılmış oldu.
Ancak krizden kaçış yok.
Siyasal alan saraya ve onun müttefiklerinin arasındaki ilişkilere daraldıkça, siyaset halktan kaçırıldıkça kriz dinamikleri de buralarda yoğunlaşıyor. Sessiz-sakin geçen günlerin, haftaların, ayların sonucu bir anda ortaya çıkabiliyor. Bugün yaşanan fon krizi de bu halkanın son ürünü.
Yurttaşlığın son kalıntısı olan seçme-seçilme hakkına yönelik operasyonları yolsuzluk kılıfı ile yürüten iktidar belki de Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluklarından birisini gerçekleştirirken suçüstü yakalandı.
Medyanın satın alınması ve satın alınamayanların susturulması, yargının ise iktidarın siyasi aparatına dönüştürülmesi AKP ve genel olarak iktidar blokuna olağanüstü bir suç işleme "özgürlüğü" vermiş oldu.
Bütünlük demiştik. Bu bütünlük elbette soygun düzenini de kapsıyor. Türkiye’yi ele geçirmiş olan küçük hırsızlar, büyük hırsıza tabi olmak, onun düzenini bozmamak zorunda.
Fon krizi de aslında bu nedenle açığa çıktı. Büyük bir uluslararası kumarhane olan borsa ve fon düzeni, belli kurallara ve soygun paylarına dayanıyor. Bu kurallara uymamak, kumarhanenin uzun vadede inandırıcılığını yitirmesi ve kazancın azalması tehlikesini de getiriyor. İşte devlet katındaki kuvvetin getirdiği sarhoşluğun sonucunda keseyi doldurmak için her kapının açık olduğunu sanan AKP kadroları bu başlıkta büyük hırsızlara çarptılar. Uluslararası müdahalenin ardından alınmak zorunda kalınan önlemler bu büyük soygunun usulünce örtbas edilmesini de imkansız kılmış oldu.
Şimdi AKP, kimin ne kadar para çarptığının henüz tam olarak ortaya çıkmadığı bu konumda hem içeride biriken siyasal krizlerini tekrar yönetmek hem de bu işin siyasal yükünü bir şekilde üstünden atmanın yolunu bulmak zorunda.
Krizin AKP içerisindeki ayrımları ve fay hatlarını görünür kılmasına verilecek en yanlış yanıt ise içeride taraf tutmaya çalışmak olur. Hatırlayalım. Yargı operasyonları henüz sindirilmemişken, Devlet Bahçeli “arka kapı diplomasisi” bahanesiyle düzen muhalefetinin liderlerini parmağında oynatarak durumu normalleştirmişti. Karşı-devrim iktidarı içinde müttefik aramak da benzer bir biçimde AKP’nin durumu kurtarması için ona ihtiyaç duyduğu zamanı ve meşruiyeti vermek anlamına gelir.
Dışarıda ise büyük bir kuvvet var. Siyasetten dışlanmış, yurttaşlık hakları elinden alınmış, emeğinin karşılığını elde etmek bir yana birikmiş üç kuruşu da çalınmış koca bir halk var.
Çözüm belli. Halkımızın kul, köle, tebaa değil de yurttaş olduğunu; halk olduğunu hatırlaması ve hatırlatması gerekiyor.
Yenilenen ideo ise, tam da bu ihtiyacı gerçeğe dönüştürecek çizgiyi düşünsel olarak donatmayı ve doğru noktaya odaklamayı hedefliyor. Yolumuz açık olsun.