Gündemimiz Fransa geneline yayılan eylemler.
Eylül ayında liselilerin eğitim reformu talebiyle sokağa çıkması yoğun bir polis şiddeti ile karşılanmıştı. Kemer sıkma politikaları başta olmak üzere emekçi halka yönelik süregiden sermaye saldırılarının biriktirdiği gerilim Fransa’daki isyan kültürü ile birleşince eylemler ülke geneline yayılmış oldu.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eylemler tartışma konusu. Ancak bu tartışmaların önemli bir bölümünde Fransa’nın iktisadi durumu, siyasi kültürü ve merkez kapitalist ülkelerdeki genel gidişat değerlendirme dışı bırakılıyor.
Daha ziyade, sokağın siyasi bir araç olarak kullanılması, eylem tarzı gibi konular ele alınırken eylemlerin başarı ölçütü faşizm öcüsünün iktidara gelişine olan etkisi üzerinden değerlendiriliyor.
En çok kullanılan argüman olan sokak eylemlerinin Marine Le Pen’in oylarının artışına neden olduğu iddiasının verilerle uyuşmadığı ideo tarafından ortaya konmuştu.
Verilerin ötesinde büyük bir saçmalık daha var: Mevcut düzene başkaldıran toplulukların başarı kıstası olarak o düzenin mevcut halini muhafaza edilmesi konuyor. Örselenmiş, hakları elinden alınmış öfkeli yığınlar; düzenin bekçisi olmamakla suçlanıyor.
Özellikle sosyal medya araçları üzerinden Fransız eylemcilerine sesleniyormuş gibi yazan kimi “muhalif” isimlerin ortak özellikleri ise yakın dönemde önemli bir itibar kaybı yaşamış olmaları.
Elbette Fransa’daki gençler, işçiler, sokağa çıkan her yaştan halk bu isimleri dinleyip de ne yapacağına karar vermeyecek. Fransa’ya hepimizin görebileceği bir şekilde ve Türkçe seslenmenin başka bir anlamı var.
Aslında Fransa üzerinden bir muhalefet stratejisi, rezil olmuş ve halkı da karşı-devrim koşullarında esarete itmiş bir strateji yeniden muteber kılınmak isteniyor. Fransa’ya dönük cılız seslerin sebebi bu.
Fransa sana söylüyorum, Türkiye sen anla deniyor yani.
Aslında konu Türkiye.
Ülke tarihinin en büyük halk isyanının, Gezi’nin ardından sokak eylemleri mahkum edildi. Karşı-devrimden kurtulmaya en çok yaklaştığımız günler, “AKP’nin ekmeğine yağ sürmek” olarak anılmaya başlandı. İktidarın siyasete katılımı sandığa sıkıştırma ve nihayet orada yok etme çabası ile kurulan ortaklık, akıllı muhalefet diye halka yutturuldu.
Halk işin dışında kalsın, sandık önüne konduğunda “kazanacak adaylara” delege etsin kendi görevini, onlar da kurtarsınlar memleketi. Güzel hesap…
AKP’nin bu “müthiş” stratejiye yanıt vermesi zor olmadı: Seçimlerin sonucu beğenilmeyince sayılmadı ve ortalık yangın yerine dönüştürülerek tekrarlandı. Mühürsüz oylarla Anayasa değiştirildi. “OHAL koşullarında seçim” diye bir olgu ile tanıştık. Devletin tüm olanakları iktidara sonsuz bir biçimde sunulurken ucu iktidara dokunacak diye gazetecilik faaliyetleri fiilen yasaklandı. Yetmezse de 19 Mart ile birlikte başlayan süreçle umudun emanet edildiği insanların kimisi hapsedildi, kimisi satın alındı, kimleri ise öyle bir unutturdu ki kendilerini; akıbetlerini bilen de merak eden de kalmadı.
Halka susup beklemeyi strateji diye satanlar ise ödüllerini aldılar.
Amerikan siyasetinin yanlış varsayımlarını ezberleyerek edindikleri parantez içi “PhD” ünvanlarıyla kanal kanal gezdiler. Uluslararası dengeleri bilen gazeteci edaları ile muhalif yurttaşa seçim kazanmanın inceliklerini pazarladılar. Cahil yobazların iktisat bilmemesi sayesinde gelen ünlerini paralı abonelikle bozdurup bozdurup harcarken halka uslu durun demekten de geri durmadılar.
Şimdi Fransa’da aksi bir yolu, gençliğin ve halkın düzen siyasetinin teamüllerine uymadan kendi geleceğini aradığını görmek; onları hem ürkütüyor hem de heyecanlandırıyor.
Korkuyorlar. Çünkü halkın cesaretinin bulaşıcı olduğunu hissediyorlar. Herhangi bir yerde halk çıkışı başarılı olursa kesinkes kaybedeceklerini biliyorlar.
Heyecanlanıyorlar. Fransa’da da devrimci bir öncülüğün henüz bir kuvvet olarak kendisini ortaya koyamadığını görüyorlar çünkü. Karşı-devrimin halkın isyanını şiddetle bastırmasının onlara bir kez daha aynı oyunu sürdürme şansı vereceğini düşünüyorlar.
Basmakalıp bir sözdür. Dost başa düşman ayağa bakar derler. Halk düşmanları o yüzden “Z kuşağı” gibi pazarlama kavramlarıyla andıkları ve siyasete ilgileri yok diye ezberledikleri liselilerin ülkelerinin geleceği için ayağa kalktığını değil, yağmalanan dükkanları öne çıkarıyorlar. Düşman oldukları için Fransa’nın mücadele kültürünün geleceğe devredebileceklerini yok sayıyor, Le Pen’in oylarını ne kadar artırdığını sayma yarışına giriyorlar.
Onlar kendi açılarından değerlendiriyorlar. Kendilerine yol açmaya çalışıyorlar. Kapılmamak yetmez. Bizim de kendi görevlerimizi hatırlamamız gerekiyor.
Konumuz Türkiye dedik. Fransa’daki eylemler, Türkiye açısından da bazı hatırlatmaları zorunlu kılıyor. Halkı evine kapatmayı hedeflemek nasıl halk düşmanlığı ise, kendiliğinden ortaya çıkmış her harekete amigoluk yapmak da halka kötülük anlamına geliyor.
İşçi sınıfının, halkın, gençliğin, devrimcilerin; düzeni korumak gibi bir sorumluluğu olamaz. Bizim eylemimiz düzenin teamüllerine uyup uymamak üzerinden değerlendirilemez. Düzenin kendi yarattığı faşistler gelmesin diye ona hizmet etme zorunluluğu ise asla doğurmaz. Bizim faşizmi önleme yöntemimiz iktidarı almaktır.
Halkın haklı öfkesi yerinde durmaz. Mutlaka bir kanala akar. Kitlesel patlamalar, önceden planlanmış olgular olmadığı için kaotiktir, farklı olasılıkları barındırır. Doğru hedefe odaklanmış örgütlü bir birikimin olmadığı yerde yağma da kör şiddet de işin doğası gereğidir. Ayrıca, öfkeli yığınlar kendi haline bırakıldığında egemenlerin provokasyonlarına açık hale gelirler. Bu zaaflardan kurtulmanın yolu ise halkı sokaktan çekmek değil, onu örgütlü kılmak ve öfkeyi doğru hedefe yöneltmektir.
Biz yağmalanan dükkanlardan, yanan sokaklardan dehşete düşmediğimiz gibi heyecanlanmıyoruz da. Hedefini bulamayan bu öfke patlamalarında yerine getirilememiş devrimci görevleri, ıskalanan devrimci olanakları görüyoruz.
Bizim sorumluluğumuz düzeni değiştirme sorumluluğu. Fransa’daki eylemlere eleştirel bakıp ders çıkarılacaksa bu hedefe bakarak çıkaracağız.
Mevcut eylem yöntemleri ile devrimci bir güç birikiyor mu? Gidişattan rahatsız olanlara moral ve cesaret veriyor mu? Örgütlülüğü artırıyor mu? Henüz izleyici konumunda çoğunluğun içerisinde hangi bölmeleri lehimize hangi bölmeleri aleyhimize harekete geçiriyor? Attığımız adımlar halk düşmanlarını nasıl etkiliyor?
Her bir soru aynı anda sorulabilir ya da farklı dönemlerde biri daha yüksek önem taşıyabilir. Ancak tek bir soru değişmezdir: “Bizi devrime yakınlaştıracak hamle nedir?”
İşte öncülük bu temel sorunun doğru yanıtlanması için gereklidir.
Halk ise evinde değil alanlarda öncüsü ile birlikte mücadele ederken güzeldir.
Fransa halkının güzel geleceğine selam olsun.