Karşı-devrim iktidarının seçme-seçilme hakkını ortadan kaldırmaya yönelik yargı operasyonlarına şimdilerde transferler de eşlik ediyor.
En çok gündem olanı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay olan bu transferlerin devam edeceği konuşulurken, başka bir büyükşehir Antalya da işaret edilenler arasında.
Transferler yalnızca belediyelerle sınırlı değil. AKP meclisteki milletvekili sayısını da bu sayede artırmış durumda. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte bu tarz transferlere ilişkin makamı da bırakmaları gerektiğine ilişkin sözleri ise elbette unutuldu. Bugünlerde benzer sözleri muhalefet partileri dile getiriyor.
Belediye başkanları ya hapiste ya da AKP’ye geçmiş olan, önceki partisi yargı operasyonları ile ele geçirilen Yeni Parti lideri Özel ise konuya ilişkin hiçbir sorumluluk kabul etmiyor. Israrla gelen sorulara, bunun bir testi varsa söyleyin, cihazı varsa alalım ya da kavun mu ki bu dibini koklayıp anlayalım gibi yanıtlar vermeyi tercih ediyor.
Özel, bir yere kadar haklı. Elbette herhangi bir siyasi hareketten hainler çıkabilir. Havuç ve sopa, bir şekilde insanları taraf değiştirmeye ikna edebilir. Zaman zaman ihanetlerin yaşanması, ilgili siyasi hareketi ya da çizgiyi büsbütün mahkum etmenin gerekçesi olamaz.
Ancak bahsettiğimiz durum neredeyse kural haline gelmişse nedeni önemsiz deyip geçiştirilemez.
Transferlere ilişkin ilk bakışta haklı gibi görülebilecek bir başka yorum ise durumun ideoloji ile dünya görüşü ile ya da siyasi çizgi ile ilişkisi olmadığı. Sonuçta AKP yalnızca Cemil Tugay gibi tescilli işçi düşmanlarını değil de siyasi hayatı tamamen “sol” bir çizgide sürmüş isimleri de transfer edebiliyor. Soldan sağa, sağdan sola transferler yaşanıyor. Eğer orta diye bir konumun olduğuna inananlardansanız, o konumdakiler de yerinde durmuyor.
Ancak parti değiştirenlere biraz dikkat ederseniz şunu fark edersiniz: Dil ve söylem değişiyor, makamların arkasına Erdoğan portresi ekleniyor, saç traşı ve giyim kuşam değişiyor ama pratik hiç mi hiç değişmiyor. Transfer olan isimler önceden ne yapıyorlarsa birebir sürdürüyorlar. Ne eksik, ne fazla.
Yani kavunun dibini koklamaya da gerek yok. Hepsinin hakkını yemeyelim belki biri-ikisi hariçtir ama tüm tezgahlardaki kavunlar üç aşağı beş yukarı aynı.
Yani sorun kavunda değil, “tezgah” benzer mantıkla kuruluyor. Profesyonel siyaset esnaflarının önceki ve sonraki partilerinin programlarını inceleyin. Süslü lafları aradan çıkardığınızda aynı Türkiye tablosu ile karşılaşırsınız: Yabancı sermayeye bağımlı bir Türkiye, NATO üzerinden ABD vassalı olmayı kabul etmiş bir Türkiye, büyük patronlara ve holdinglere sömürüde her türlü kolaylığı sağlayan bir Türkiye, tarikatların ve cemaatlerin cirit attığı bir Türkiye…
O halde topuklayan efelere, Cemil Tugaylara öfkelenmeyle yetinmek hata olur. Amacı cebini doldurmak olan ve bu yolda büyük güçlere hizmet etmekten çekinmeyen kişilerin zoru ve daveti görünce bu işlerini Saray bünyesinde görmesinde hiçbir ilginçlik yok. Bunu anlamak için elbette özel bir teste veya cihaza da gerek yok.
Peki bu durum siyasal alanın büsbütün aynı olduğunu mu gösteriyor?
Elbette hayır. Halkın varlığı görmezden gelinemez. Hatta mevcut durumu açıklayan en önemli etken halkın siyasetten beklentisi.
Zaten şimdi ipliği pazara çıkmış olan düzen siyasetçilerini geçmişte iktidarın karşısında konumlanıyor gibi gösteren de onları destekleyen halk kitlelerinin siyasete bakışıydı.
Türkiye’de toplumun önemli bir bölümü AKP’den kurtulmaya kilitlenmiş durumda. Biraz güçlü gördüğü siyasetçinin arkasına diziliyor, ona hak etmediği kahramanlık rolleri biçiyor. Hatta bu halk desteği zaman zaman siyasetçinin kendisini bile sahip olmadığı bir gücü ve iradeyi taşıdığına inandırabiliyor.
Aynı hedefe kilitlenme hali, halka karşı bir silah olarak da kullanılıyor. Halk, düzen siyasetçileri ve onların programları temelinde örgütlenmiş propaganda aygıtları aracılığıyla kendi çıkarlarına aykırı olan fikirlerin taşıyıcısı haline getirilebiliyor. Bu nedenle, örneğin aynı işçi direnişi AKP’li bir belediyede olsa mutfağında ne var ne yok desteğe götürecek insanlar, Cemil Tugay’ın yanında yer alabiliyor.
Halkın nesnel durumu bu kadar sade. Nesnelliği inkar etmenin anlamı yok, ona teslim olmanın da…
Kendiliğindenliği aşmak
Bu kendiliğindenlik haline teslim olmanın bir göstergesi açık ki düzen siyasetinin akışına kapılmak. Gerçekçi olmak adına büyük güçlerin arkasına dizilmek, kendi iddialarını geri çekmek. Böylece ayrı bir siyasi çizgi olmaktan vazgeçerek fiilen yok olmak.
Ancak gözden kaçan bir başka teslimiyet hali daha var. Üstelik bu durumda kuyruğu dik tutar gibi görünmek de mümkün. Halkın ne kadar da aptalca davrandığını anlatacaksınız, ona kızacaksınız. Neden şunu değil de bunu tercih etti diyeceksiniz. Elbette varacağınız yer “bu halktan hiçbir şey olmaz” çizgisi olacak.
İkinciyi de benzer bir biçimde teslimiyet olarak adlandırmamız şaşırtıcı gelebilir. Ancak iki yaklaşım da aynı hatalı bakış açısından türer: Halka sahip olmadığı roller yüklemek. Halkı yargılayanlar da halk dalkavukları gibi onun nesnel durumunu değişmez varsayar.
Örgütsüz yığınlar nesnedir. Özneleşmeye ihtiyaç duyarlar. İşte öncülük tam da bu gerilime dair bir görev.
Halk kitlelerinin AKP’den kurtulmaya odaklanmış olması bizim lehimizedir. Biraz yakın gördüğü güçlerin hemen arkasına dizilerek kalan her şeye kulak tıkama eğilimi ise şimdilik bize zorluk çıkarıyor.
Ancak devrimci bir kuvvetin kendisini kanıtlaması, emekçi halkın çıkarlarını tek referans bilen programıyla öne çıkması durumunda bu zorluğun da büyük bir avantaja dönüşmesi mümkün.
Kendisini ideolojik olarak sosyalizme yakın hissetmeyen yığınların örgütlü bir halka dönüşmesi ihtimali hiç de uzak değil. Yeter ki görevlerimizden kaçmayalım, doğru çizgiyi siyasal alana bir güç olarak dahil etmeyi başaralım. İktidar sorumluluğu taşıyabileceğimizi ve taşımaya niyetli olduğumuzu mücadele ettiğimiz her alanda gösterelim.
Özetle halkımız ne olursa olsun umutlanmak, umutlandığı kuvvetin peşinden yürümek istiyor. Bu istek o kadar güçlü ki olmayacak isimlerden kahramanlar yaratıyor. Her defasında ama her defasında hayal kırıklığına uğruyor ve fakat yeniden ayağa kalkarak yeniden umutlanacak bir şeye tutunmayı başarıyor.
Bize düşen görev ise doğru çizgiyi siyasi bir kuvvet olarak halkın önüne koyabilmek. Onun bitmek bilmeyen umudunu gerçek kurtuluşa hizmet eder hale getirmek.