Son haftalarda AKP iktidarı ile Aliyev yönetimi arasında yaşanan bir gerilime tanıklık ediyoruz.
Bu gerilim, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini tarif etmek için başvurulan “bir millet, iki devlet” formülünün yalnızca ilk kısmına odaklanıldığında şaşırtıcı gözükebilir. Oysa ikinci kısma odaklanıldığında gerilim daha anlaşılır hale geliyor.
Geçtiğimiz günlerde ideo’da yayımlanan değerlendirme, “iki devlet” arasındaki ilişkilerin iş birliğinin yanı sıra rekabetle de şekillenen seyrini ve bu rekabetin yapısal temellerini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Bu yazının amacı ise iki devlet arasındaki rekabetin zaman zaman yol açtığı siyasi anlaşmazlıkların bugün görünür hâle geldiği dinselleşme başlığına odaklanmak.
Aliyev yönetimi neden bu kadar tepkili?
Azerbaycan’da "okul üniformasının tekdüzeliğini bozan ve eğitimin laiklik ilkesiyle bağdaşmayan ek giyim öğelerinin" kullanılmamasına yönelik alınan kararın ardından AKP içinden yükselen tepkiler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “gardaşım Aliyev” çıkışından bu yana dizginlenmiş görünüyor. Ancak Azerbaycan tarafında gerilimi yatıştırmaya yönelik benzer bir adım henüz söz konusu değil. Öyle ki 21 Ekim’de Azerbaycan hükümeti, 31 Türk vatandaşını “istenmeyen kişi” ilan etti. Daha önce de Bakü yönetiminin, başörtüsü düzenlemesini eleştiren Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın görevden alınmasını istediği yönündeki iddialar basına sızdırılmıştı.
İktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin “Azerbaycan’ın egemenliğine ve iç hukukuna saygı”, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “iki ülke arasındaki farklılıklara rağmen kardeşlik hukukunun sürdürülmesi” vurguları ve Erdoğan’ın Aliyev’i arayarak 29-30 Ekim’de Ankara’da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine bizzat davet etmesi gibi gerilimi yatıştırmaya yönelik çabalara karşın, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in bu konuda bir türlü yatıştırılamayan “hassasiyetinin” arkasında ne var? Aliyev yönetimi neden bu konunun üzerine ısrarla gitme gereği duyuyor?
Bu sorunun yanıtını ararken Azerbaycan hükümetinin, 31 Türk vatandaşını istenmeyen kişi ilan etmesine gerekçe gösterdiği söylemleri nasıl nitelendirdiğine bakılabilir. Aliyev yönetimi, söz konusu söylemleri “hükümetin zorla değiştirilmesini savunan ya da şiddeti, dini nefreti ve dini radikalizme dayalı düşmanlığı körükleyen” ifadeler olarak değerlendirdi. Bu değerlendirmedeki darbe vurgusu dikkat çekiyor. Ancak Türkiye’den birkaç isim attıkları tweetlerle Azerbaycan’da darbe düzenleyecek değil, üstelik üst düzey yöneticiler kardeşlik vurgusu yaparken. Zaten Aliyev’i ürküten de bu tweetler değil.
Mesele gericilik değil, iktidarı korumak
Aliyev yönetimi, dinci-gericilikle bir derdi olduğu için değil, ülkede giderek etki alanı genişleyen bir dinselleşme eğiliminin İran ve Türkiye kökenli dinci grupların ülkedeki etkisini genişletecek biçimde yaygınlaşmasından çekiniyor. Bu yazının konusu Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini geren bir gündem olarak dinselleşme olduğu için İran’ın ülkedeki etkisi meselesinde, Azerbaycan nüfusunun büyük kısmının Şii Müslüman olduğunu ancak dinin Azerbaycan toplumu üzerindeki etkisinin İran’dakiyle aynı olmadığını belirtmek yeterli olacaktır.
“Kız öğrenciler okula başörtüsüyle gidince mi Aliyev’in iktidarı sarsılacak?” denilebilir. Ancak bu öğrenciler bir sabah uyanıp durduk yere başörtüsü takmaya başlamadılar. Türkiye’deki dinci-gerici odakların Azerbaycan’da da kendilerine alan bulabildiği biliniyor. Bunlar arasında, bugün tasfiye edilmiş olsalar da ülkemizde iktidar ortağıyken çıkarları iktidarla çatışınca askeri darbe girişiminde bulunan Fethullahçıların da yer aldığını hatırlatmaya gerek yok. Dinin geleneksel ve kültürel varlığının ötesinde gündelik hayatı belirleyici bir etkisinin bulunmadığı Azerbaycan toplumunda, öğrencilerin okula başörtüsüyle gitmeye başlamasıyla görünürlük kazanan dinselleşme, bu tarikatlardan bağımsız değerlendirilmemeli.
Aliyev, tarikatların toplumların kendi içinden çıkardığı organik ve masum sivil toplum oluşumları olduğunu düşünen bir sol liberal değilse, bunların siyasi etkisinden haberdar olmalı. ABD ve İsrail ile yakın ilişkilerini sürdüren Aliyev, herhalde Sovyetler sonrası dönemde Fethullahçıların Orta Asya’nın kapitalist dönüşümünde bir CIA aparatı olarak işlev gördüğünden de haberdardır.
Üstelik Aliyev, babasından miras aldığı iktidarını bir darbeye borçlu. Bir başka darbenin ise önlenmesine… 1993 yılında ordu komutanı Suret Hüseynov’un Ebulfez Elçibey’e karşı ayaklanması, Haydar Aliyev’e cumhurbaşkanlığının yolunu açmıştı. 1995’te ise dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in de onayıyla arkasında “Susurluk çetesinin” bulunduğu, Haydar Aliyev’i devirerek Elçibey’i yeniden cumhurbaşkanı yapmayı amaçlayan darbe girişimi, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Haydar Aliyev’i haberdar etmesi sayesinde engellenmişti. Bugün Türkiye’de pek anılmasa da bu darbe girişiminin hatırası Aliyev’in zihninde hâlâ tazeliğini koruyor olmalı.
Halka yaslanarak iktidara gelmeyenler, iktidara geldikleri yöntemlerle devrilme tehlikesinin de farkındalar. Dolayısıyla sopaya duydukları ihtiyaç boşuna değil. Aliyev’in sopasını başörtüsü düzenlemesine karşı çıkanlara doğrultması ise gericiliğe karşı laikliği savunma amacından değil, ülkede kendi iktidarına alternatif güçlerin dincilik üzerinden birikmesi endişesinden kaynaklanıyor.
Aliyev dinselleşmenin önüne geçebilir mi?
Bu soruya yanıt verebilmek için öncelikle dinselleşmenin toplumsal köklerini tespit etmek gerekiyor. Bu ise 21. yüzyıl Azerbaycan’ıyla sınırlandırılamayacak, kapitalizm, modernite ve din arasındaki ilişkileri ele alan daha kapsamlı bir tartışmayı gerektiriyor.
Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı metninde dinsel düşüncenin kökenini toplumsal yaşamda arar. Marx’a göre din, kendi başına var olan ve toplumsal yaşamı dışarıdan belirleyen bir güç değildir.[1] İnsanların içerisinde yaşadıkları toplumsal dünyanın bir ürünüdür. Dolayısıyla dinin toplumsal etkisini ortadan kaldırmak, yalnızca dinsel düşüncelerin yanlışlığını göstermekle mümkün değildir. Dinsel düşüncenin ortaya çıktığı ve yeniden üretildiği maddi koşulların da değiştirilmesi gerekir. Bu nedenle dinin toplumsal konumunu anlamak, onun içerisinde varlığını sürdürdüğü üretim ilişkilerinin tarihsel gelişimini incelemeyi de gerektirir.
Kapitalizmin ortaya çıkışı, Avrupa’da feodal toplumsal ilişkilerin çözülmesiyle birlikte gerçekleşti. Burjuvazi, feodal aristokrasinin siyasal egemenliğine ve kilisenin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliğine karşı yürüttüğü mücadelede tarihsel olarak ilerici bir rol oynadı. Aydınlanma düşüncesinin gelişmesi, aklın dinsel dogmalar karşısında özerklik kazanması ve siyasal iktidarın meşruiyetinin dünyevi temeller üzerinde yeniden tanımlanması bu tarihsel dönüşümün parçalarıydı. Dolayısıyla kapitalizmin doğuşuna eşlik eden toplumsal dönüşüm, aynı zamanda dinin siyasal ve toplumsal konumunun yeniden şekillendiği bir süreci ifade ediyordu.
Ancak burjuvazinin feodal gericiliğe karşı yürüttüğü mücadele, onun bütün tarihsel dönemlerde ilerici bir sınıf olarak kalacağı anlamına gelmiyordu. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte burjuvazi, eski toplumsal düzeni yıkan bir güç olmaktan çıkarak kendi sınıfsal egemenliğini korumaya yöneldi. Burjuvazinin başlangıçta eski düzene karşı taşıdığı özgürleştirici olanaklar da giderek kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sınırlarına dayandı. Böylece din ile kapitalizm arasındaki ilişki de yeni bir nitelik kazandı. Kapitalizm, feodal toplumun dinsel otoritesini geriletirken dinin toplumsal köklerini ortadan kaldırmadığı gibi, dinin modern biçimlerde yeniden üretilebileceği yeni maddi koşullar da yarattı.
Nitekim Lenin, 1909 yılında kaleme aldığı İşçilerin Partisinin Din Karşısındaki Tutumu başlıklı makalesinde kapitalizmin dinsel düşünceyi ortadan kaldırmak bir yana, onun toplumsal varlığını sürdürebileceği koşulları nasıl yeniden ürettiğini ortaya koymaktadır. Ona göre modern kapitalist toplumlarda dinsel inançların sürekliliğini açıklamak için emekçi kitlelerin kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki konumuna bakmak gerekir:
"Modern kapitalist ülkelerde dinin kökleri esas olarak toplumsaldır. Günümüzde dinin en derin kökü, emekçi kitlelerin toplumsal bakımdan ezilmiş konumunda ve kapitalizmin kör güçleri karşısında kendilerini neredeyse bütünüyle çaresiz hissetmelerinde yatar. Bu güçler, sıradan emekçilere her gün, her saat, savaşlar ve depremler gibi olağanüstü olayların yol açtığından bin kat daha ağır acılar ve çok daha vahşi eziyetler çektirir. “Tanrıları korku yarattı.” Halk kitlelerinin önceden kestiremediği için kör olarak nitelendirilen sermayenin gücünden duyulan korku, modern dinin temelinde yatar. Bu güç, proleterleri ve küçük mülk sahiplerini yaşamlarının her aşamasında “ani”, “beklenmedik” ve “rastlantısal” bir yıkımla, mahvolmayla, yoksulluğa düşmeyle, fuhuşla ve açlıktan ölümle tehdit eder ve bütün bunlara gerçekten de yol açar. Çocukça bir materyalizm anlayışının ötesine geçmek isteyen her materyalist, modern dinin bu kökünü her şeyden önce göz önünde bulundurmalıdır. Kapitalizmin ağır çalışma koşulları altında ezilen ve onun kör, yıkıcı güçlerinin insafına terk edilen kitleler, dinin bu köküne karşı, yani sermayenin bütün biçimleriyle egemenliğine karşı birleşik, örgütlü, planlı ve bilinçli bir mücadele yürütmeyi öğrenmedikleri sürece, hiçbir eğitici kitap onların zihninden dini söküp atamaz."[2]
Görüldüğü üzere feodal toplumda dinsel otoritenin siyasal egemenliğine karşı çıkan burjuvazi, kapitalist toplumun egemen sınıfı haline geldiğinde dinle ve dinsel kurumlarla farklı ilişkiler geliştirmiştir. Artık belirleyici olan, dinin kapitalizm öncesi toplumdaki konumundan ziyade kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi içerisinde üstlendiği işlevdir. Burjuvazi, kendi iktidarını sürdürmek için gericileşmek, gericileştikçe de tarihin karanlık güçlerini kendi saflarına çağırmak durumundadır.
Sovyet sonrası Azerbaycan’da gerici dönüşüm
Azerbaycan’da dinselleşme meselesinin anlaşılabilmesi için bu tartışmanın Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle başlayan tarihsel dönüşümle ilişkilendirilmesi gerekiyor. Çünkü yukarıda da işaret edildiği gibi, dinin toplumsal etkisini anlamak, bu etkinin dayandığı maddi koşulların nasıl değiştiğini incelemekten geçiyor. Azerbaycan’ın Sovyet sonrası dönemde geçirdiği dönüşüm, üretim ilişkilerinin, mülkiyet biçimlerinin ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerin yeniden şekillendiği bir kapitalistleşme sürecine denk düşüyor.
Azerbaycan’ın, Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetleriyle birlikte, dinin gündelik hayat üzerindeki etkisinin görece sınırlı kaldığı Müslüman ülkeler arasında yer almasının arkasında Sovyet döneminin toplumsal mirası bulunuyor. Bugün yaşanan dinselleşme eğilimini anlamak içinse bu mirasın Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından nasıl aşındığını incelemek gerekiyor. Sovyet sonrası dönemi “esaretten kurtulma” olarak kodlayan etnik milliyetçiliğe göre dinin toplumsal hayattan bu denli geri çekilmesi, Sovyet esareti altında toplumun kendi “özüne” yabancılaşmasının bir sonucuydu. Oysa asıl belirleyici olan, üretim ilişkilerinin sosyalist temelde düzenlenmesiyle birlikte dinin toplumsal işlevinin giderek zayıflamasıydı. Bu bakımdan Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, dinin toplumsal etkisini sınırlandıran maddi koşulların ortadan kalkmasına ve böylece onun kamusal alandaki konumunun değişmesine yol açtı.
Kapitalist üretim ilişkilerinin kurulması, dinci-gerici örgütlenmelerin güç kazanabileceği toplumsal koşulları da beraberinde getiriyor. Kapıyı bir kez sermayeye açtığınızda, aradan tarikatlar ve pek çok başka gerici odak da içeri sızıyor. Bugün dinselleşme eğilimi Sovyet döneminden kalan toplumsal mirasın etkisiyle yavaş ilerliyor olabilir. Ancak Sovyet mirası her geçen gün biraz daha tükeniyor.
Bu dönüşümün siyasal düzlemdeki bekçiliğini ise uzun süredir Aliyev ailesi üstleniyor. Üstelik buna, bölgemizdeki en gerici güç olan İsrail’le gizleme ihtiyacı dahi duymadıkları bir ortaklık eşlik ediyor.
Aliyev’in dinci hareketlere yönelik tutumunu, temsil ettiği toplumsal düzenin niteliğinden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Nitekim dini örgütlenmeleri devlet eliyle sınırlandırmak, onların güç kazanmasına zemin hazırlayan toplumsal ilişkileri ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor. Aliyev yönetimi, kendi iktidarına rakip olabilecek dinci örgütlenmeleri baskı altına alabilir. Ancak bu, kapitalist düzenin dinselleşmeyi yeniden üreten toplumsal koşullarını ortadan kaldırdığı anlamına gelmez.
Bu nedenle Aliyev bütün tarikatları bir şekilde tasfiye etse de sermaye düzeni gericileri yeniden göreve çağıracaktır. Dinin geleneksel ve kültürel alanla sınırlı kaldığı bir toplum olsa da nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede bu görevi Budist rahipler üstlenecek değil!
Tarihin yasası sabit: Ya ileri gidersiniz ya geri…
[1] K. Marx, (2013). “Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı: Giriş”. K. Marx ve F. Engels, Din üzerine (K. Güvenç, Çev., ss. 34-50) içinde. Sol Yayınları. (Özgün çalışma 1844 yılında yayımlanmıştır.)
[2] V. İ. Lenin, (1909). “İşçi Partisinin Din Karşısındaki Tutumu”, İngilizceden çevrilmiştir. İngilizce metin: Marxists Internet Archive – The Attitude of the Workers’ Party to Religion