Ülke gündemi baş döndürücü bir hızla değişmeye devam ediyor. Her güne ya yeni bir başlıkla ya da önceki günlerden devraldığımız bir başlıktaki yeni gelişmelerle başlıyoruz. AKP’ye geçen belediye başkanlarını, fon vurgunundaki belirsizlikleri bir yapbozun parçalarını birleştirir gibi çözmeye çalışan haberler izliyor.
Dünyanın geri kalanında da durum bundan farklı değil. Gözümüz sürekli haritanın başka bir köşesinde. Suriye’nin köylerini ve Rusya-Ukrayna savaş hattındaki kasabaları çoktan ezberlemiştik. Şimdilerde Yemen haritası üzerinde çalışıyoruz.
Bunları gündemi takip etmenin zorluğundan şikâyet etmek için söylemiyoruz elbette. Doğru, gündemi takip etmek zor. Hele de bunca olup biteni rastgele gelişen tekil vakalar olarak görürsek karşımızda duran şey olsa olsa karmakarışık bir yığından ibaret kalacaktır.
Peki, birbirinden bağımsız gibi görünen bunca gelişmeyi bütünlüklü bir çerçeveye yerleştirmek mümkün mü? Somut örnekler üzerinden soralım: İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesiyle Türkiye’nin Suudi Arabistan’a asker göndermesinin gündeme gelmesi arasında bir bağlantı var mı?
Doğrudan bir bağlantı yok elbette. Ancak her iki gelişme de halkın siyasal alandan giderek daha fazla dışlandığı aynı karşı-devrimci sürecin farklı uğraklarını oluşturuyor. Nasıl olduğunu açıklamaya çalışalım.
Karşı-devrim çağı
Marksist tarihçi Eric Hobsbawm, 1789’dan 1991’e kadar modern insanlık tarihini ele aldığı meşhur kitap serisini günümüze kadar devam ettirecek olsaydı, serinin son kitabının adının Karşı-devrim Çağı olması şaşırtıcı olmazdı. Zira içinde bulunduğumuz tarihsel dönem, giderek belirginleşen karşı-devrimci bir siyasal karakter taşıyor.
Hobsbawm, serinin 1789-1848 yıllarını ele aldığı kitabına Devrim Çağı adını vermişti. İngiltere’den başlayan Sanayi Devrimi ile Fransa’dan kıtaya yayılan burjuva devrimlerinin belirlediği bu dönemde, eski düzenin siyasal ve toplumsal yapıları çözülürken modern burjuva toplumunun temelleri atılıyordu. Burjuvazi eski düzenin egemen sınıflarına karşı mücadele ederken emekçi kitlelerin öfkesini de arkasına almıştı. Böylece bu süreç aynı zamanda daha önce siyasal alanın dışında tutulan “halkın” siyasete dâhil oluşuna da denk düşüyordu.
Ancak burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirmesiyle tarihteki konumu da değişti. Eski düzene karşı yürüttüğü mücadelede yanına aldığı emekçi kitleleri, kendi iktidarını korumak için karşısına almak zorunda kaldı. 1789’da feodal aristokrasiye karşı devrimci bir güç olarak ortaya çıkan burjuvazi, 1848’e gelindiğinde eski düzenin temsilcileriyle uzlaşmaktan geri durmadı. “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” kavgasının taşıyıcılığı ise böylece işçi sınıfına geçti.
Bu kavganın en ileri uğrağı şüphesiz Ekim Devrimi oldu. Ekim Devrimi’nin yarattığı devrimci dalga, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlık mücadeleleriyle birleşerek dünyanın önemli bir bölümünü etkisi altına aldı. Sermaye ise yeni oluşan bu güç dengesi karşısında ekonomik ve siyasal tavizler vermek zorunda kaldı.
Fakat bu denge kalıcı değildi. Kapitalizmin 1970’lerde içine girdiği kriz, sermayenin karşı saldırısının koşullarını yarattı. Simgesel başlangıç noktalarından biri 1973 Şili darbesi olan bu karşı-devrimci saldırı, sonraki on yıllarda emeğin kazanımlarının tasfiyesi, kamusal hizmetlerin giderek piyasaya açılması ve sosyalizmin tarihsel mevzilerinin geriletilmesiyle yol aldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ise sermaye, karşısında tahakkümünü genişletebileceği sınırsız bir dünya buldu. Tabii yeni krizler de…
Karşı-devrimin belirtileri
Burada karşı-devrimle emekçi sınıfların uzun mücadeleler sonucunda siyasal, ekonomik ve toplumsal alanda kazandığı mevzilerin dağıtılması ve halkın siyasal karar süreçlerindeki ağırlığının sistematik biçimde azaltılmasıyla şekillenen bir süreci kastediyoruz.
Türkiye, dünyayı etkisi altına alan bu karşı-devrimci dönüşümün en belirgin hissedildiği ülkelerden biri. Bu sermaye projesinin kökenlerini daha geriye götürmek mümkün olsa da 12 Eylül 1980 darbesinden AKP iktidarına uzanan gözle görülür bir süreklilik bulunuyor.
AKP’nin iktidara gelişi kadar son çeyrek yüzyıllık iktidar pratiği de bu karşı-devrimci karakteri büyük bir tutarlılıkla sürdürüyor. Öyle ki AKP’nin “tökezlemelerinde” veya “krizlerinde” ilk bakışta birbirinden kopuk ve hatta tutarsız görünen kimi gelişmelerin, biraz yakından bakıldığında aynı siyasal doğrultunun parçaları olduğu görülebiliyor.
Bu doğrultunun en belirgin özelliklerinden biri, halkın siyasal alandan dışlanması çabası. Bu süreç Cumhuriyet’in laiklik ve yurttaşlık gibi dayanaklarının tasfiyesinde kendisini gösterdiği gibi, siyasetin giderek “halktan kaçırılarak” yapılmasını da beraberinde getiriyor. Devrimle siyasal alana dâhil olan halk, karşı devrimle geri püskürtülmek isteniyor.[1]
Tugay’dan Mekke’ye: Siyasetin halksızlaştırılması
Cemil Tugay örneği tam da bu noktada anlam kazanıyor. Siyasete müdahale imkânı büyük ölçüde sandığa sıkıştırılmış olan yurttaşlar, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı için CHP adayına oy vermişlerdi. İktidarın halka “lütfedilen” tek siyasal katılım mekanizması hâline gelen seçimleri de anlamsızlaştırma girişiminin bir sonucu olarak CHP’nin kurumsal kimliğinin gaspedilmesinin ardından partiden istifa eden Tugay, geçtiğimiz günlerde AKP’ye geçti. Böylece seçmenin sandıkta ortaya koyduğu siyasal irade anlamsızlaştırılarak bambaşka bir siyasal sonuca dönüştürüldü.
Elbette Tugay’ın AKP’ye geçişinin kendine özgü koşulları bulunuyor. Olayların özgünlüklerini yok sayıp her gelişmeyi tek bir soyut şemaya yerleştirmek niyetinde değiliz. Üstelik Tugay’ın tercihinde kişisel düzeyde ayrıca değerlendirilmesi gereken bir utanmazlık payı olduğu aşikâr.
Ancak bu özgünlükler, yaşananların geniş siyasal bağlamını ortadan kaldırmıyor. Halkın siyasete müdahalesi sandığa sıkıştırıldığında, verdiği oyun hangi siyasal sonuca dönüşeceğini belirleme gücü de giderek kayboluyor.
Gelelim Mekke İttifakı’na. Mekke İttifakı, ağustos ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Pakistan ve Suudi Arabistan liderleriyle birlikte imzaladığı bir anlaşmayla kuruldu. Fakat bu anlaşmanın tam olarak ne içerdiğini hâlâ bilmiyoruz çünkü anlaşma metni yayımlanmış değil.
Buna karşılık ittifak kapsamında toplantılar düzenleniyor, kurumsallaşma yönünde adımlar atılıyor ve Türkiye’nin Suudi Arabistan’a askerî güç göndermesi bile gündeme geliyor. Anayasa ise uluslararası antlaşmaların onaylanması ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi konusunda yetkiyi sadece TBMM’ye tanıyor. Buna rağmen Mekke Anlaşması hâlâ Meclis’in önüne gelmiş değil.
Karşı-devrimin halkı siyasal alandan dışlama girişiminin sonuçlarından biri de siyasetin giderek şahıslar üzerinden yürütülmesi. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı bu sürecin merkezine yerleşirken TBMM giderek siyasal ağırlığını kaybeden ve iktidarın kararlarını onaylayan bir kuruma dönüşüyor.
Durum böyleyken Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Mekke İttifakı kapsamında görüşmeler gerçekleştirebiliyor, ittifakın temsilcileri bir araya gelerek kararlar alabiliyor. Fakat anlaşmanın kamuoyuna açıklanması ve Meclis’in önüne getirilmesi için bir aciliyet hissedilmiyor.[2]
Çünkü siyaset halktan kaçırıldıkça, alınan kararların hesabını halka verme zorunluluğu da ortadan kalkıyor. Anlaşmanın Meclis onayından geçmesi yerine, ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşma hakkında ne söyleyeceği bekleniyor.
Cemil Tugay’la Mekke İttifakı arasındaki bağlantı da burada ortaya çıkıyor. Birinde yurttaşın siyasal alana müdahale etme adına elinde kalan tek araç olan sandıkta ortaya koyduğu siyasal irade hükümsüzleşiyor. Diğerinde savaş ve dış politika gibi milyonlarca insanın geleceğini doğrudan ilgilendiren bir mesele, halkın onayı alınmaksızın ve denetiminden uzak biçimde yürütülüyor. Biçimleri ve ölçekleri elbette birbirinden farklı. Fakat her ikisinde de halk, siyasetin öznesi olmaktan uzaklaştırılıyor.
Uzun lafın kısası, Tugay vakası da Mekke Anlaşması da aynı karşı devrimin farklı belirtileri olmaları itibarıyla birbiriyle ilintili olgular olarak karşımızda duruyor.
[1] Bu noktada ülkemizdeki ana muhalefetin rolünü de hatırlatmak gerekiyor. Karşı-devrimi verili kabul ederek onunla herhangi bir hesaplaşmaya girmeyen ana muhalefet, yıllarca halkın siyasete katılımını büyük ölçüde seçimlerde oy kullanma anıyla sınırladı. Bu yaklaşım siyasetin halksızlaştırılmasına katkıda bulunurken paradoksal biçimde iktidarın bugün seçimlerin siyasal belirleyiciliğini aşındırabilmesinin koşullarını yarattı.
[2] Hakan Fidan anlaşmanın yakın zamanda Meclis’e getirileceğini söyledi. Ancak TBMM’nin giderek işlevsizleştirildiği ve muhalefetin dış politika kulvarında bugüne kadar iktidara sunduğu geniş kredi ortadayken, anlaşmanın Meclis’e sunulup onaylanması tek başına halkın sürece dâhil edildiği anlamına gelmeyecektir.