“Ey suyun güvenli akışı
Sana bir yamaç gerekmez mi
Ki sonun özlemine hızlı varsın”
— Biraz Daha, Turgut Uyar
Bir. Fransa, Arnavutluk, Belçika, İtalya gibi çok sayıda ülkeyi saran kitlesel hareketlenmeler birer anomali değil, aksine içinde bulunduğumuz dönemin normali. Emperyalist-kapitalist sistemin krizi olarak adlandırdığımız süreç, yalnızca uluslararası ilişkiler düzleminde artan çatışmalarla kendisini göstermiyor, aynı zamanda tek tek kapitalist ülkelerin iç siyasal yapı ve süreçlerindeki gerilim ve çelişkileri yönetilemez hale getiriyor. Görece siyasal olarak oturmuş ve istikrarlı olduğu varsayılan merkez kapitalist ülkeler, bu istikrar görünümünü sürdüremiyor. Bu durum, siyasal alanda yeni aktör arayışlarını kuvvetlendiriyor ve hızlandırıyor. Öte yandan, siyasal düzlemdeki değişimlerle kitlelerin talep ve beklentileri arasındaki açının genişlediği bu uğraklar, büyük kitle hareketlerini de beraberinde getiriyor.
İki. Halkın siyaset sahnesine temel aktör olarak çıktığı isyan uğrakları, tarih boyunca kriz çözücü ve hızlandırıcı bir role sahip oldu. Krizin çözülme biçimi ve yönü ise siyasal mücadelenin konusu. Bu anlamda, bütünlüklü değişim beklentileriyle daha güçlü bağ kurabilen devrimci ve karşı-devrimci aktörler, bu süreçlerde siyaset sahnesindeki ağırlıklarını artırıyor. Ancak devrimi ve karşı-devrimi sahneye davet eden uğrakların tümü, iki kuvvet arasındaki hesaplaşmanın nihai bir çözümüyle sonuçlanmıyor. Bazen çatışmayı erteleyen ara dengeler de kurulabiliyor. Bu ara dengelerde unutulmaması gereken nokta, çatışmanın ertelenmesinin çoğunlukla kriz döngüsünü sıklaştırması.
Üç. Kitlelerin sola yönelen arayışlarının yükselmesiyle aşırı sağ aktörlerin öne çıkışının aynı uğrakta yaşanması bir anomali değil, tarihin yasası. Bu süreçlerde devrimci güçlerin görevini, faşizmin ya da aşırı sağın önünü kesmek adına kendi programlarından geri adım atıp merkez koalisyonlar içinde erimeye indirgemek, dönemin karakterini kavrayamamanın ürünü. Sosyalistler, yerleşik düzen aktörlerinin mevcudu sürdürme çabalarıyla değil, kitlelerin değişim arayışıyla bağ kurmalı. Karşı-devrimin karşısına devrimle çıkılır. İçinden geçtiğimiz dönemin temel sorunu, devrimci siyaseti halkın karşısına bir alternatif olarak çıkarması beklenen aktörlerin çoğunun, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından yaşanan siyasal, ideolojik ve örgütsel dağınıklığın etkilerini hâlâ aşamamış olması. Sosyalist hareketi içinde yaşadığımız dönemin gereklerine göre yeniden kurma ihtiyacı, bu anlamda yalnızca Türkiye’de değil, dünya ölçeğinde de kendini dayatıyor.
Dört. Gerçek ve anlamlı bir değişim yaratmak için bütünlüklü toplumsal ve siyasal altüst oluşlara ve bunların ürünü olan devrimlere ihtiyaç duyduğumuzu unutmamalıyız. Bu nedenle, halk hareketindeki yükselişin seçimlere nasıl yansıyacağı basit bir aritmetik meselesine indirgenemez. Devrimci bir siyasal hat, seçim düzlemini de halkın kendi siyasal seçeneklerini yaratması ve belirginleştirmesi için kullanmalı. Bu perspektiften kopuk projelerin ürünü olan, salt seçim başarısına indirgenmiş kazanımlar ihanetleri, dönekleri, halka sırtını dönenleri üretmeye mahkûm. Düzen muhalefeti içinde yer alan siyasi partiler ve politikacılar, başarılı olduklarında dahi bugün tepki duyulan politikaların arkasındaki egemenlerle uzlaşmalar kurmaya eğilimli. Bu eğilim, yalnızca kişisel bir zaaftan değil, aynı zamanda programatik sınırlardan da kaynaklanıyor. Dolayısıyla, seçimler ancak devrimci bir siyasal ilerleyişin içine yerleştirildiğinde anlamlı bir mücadele düzlemi olarak kavranabilir. Seçimlerde de temel hedef, halkın siyaset sahnesindeki varlığının düzen güçlerinden bağımsız, sürekli ve kalıcı hale getirilmesi olmalı.
Beş. Sosyal demokrasinin solundaki alana yerleşen siyasi parti ve figürlerin yükselişi de bu sürecin nesnel bir ürünü. Burada iki ana küme göze çarpıyor. Bunlardan ilki, tarihsel öncülleri sosyalist bir çizgide yer alırken sağa açılarak bu alana gelen Die Linke, Syriza gibi örnekler. İkincisi ise merkez siyasetten çıkıp sola hamle yaparak bu alana yerleşen Sanders, Corbyn ve Mélenchon gibi örnekler. İki alandaki aktörler de yaşadıkları sıkışmaları mevcut hareket yönlerini koruyarak aşma eğiliminde. Bunun anlamı, ilk kümedekiler için sağcılaşma eğiliminin ve bu sağcılaşmanın kaynağı olan sosyalizme ihanet potansiyelinin belirleyici olması. Bu durum, söz konusu hareketlerin kendilerine yönelen halk kesimlerinin talep ve beklentilerine sırtını dönme ihtimalini katlıyor. Dolayısıyla, bu kümenin çıkışsızlığında öznel faktörlerin özel bir etkisi var. İkinci kümede yer alan aktörlerin açmazları ise daha nesnel bir zemine dayanıyor. Bu aktörler, özellikle muhalefet pozisyonunda bulundukları süreçte sıkışma noktalarından kendi sollarına doğru açılım yaparak çıkma eğiliminde olsalar da, bu hamlelerin aşamadığı bir eşik var. Mevcut düzenle devrimci bir hesaplaşmaya girmeden gerçek bir değişim yaratmak mümkün olmadığı ölçüde, bu aktörler o eşiğe dayandıklarında halkın öfkesini taşıma kapasitesini yitiriyor. Her iki kümede de siyasal aktörlerin hareketini şekillendiren ana gerilim, kitlelerin öfkesi ile yerleşik siyasetin normalleşme arayışı arasında yaşanıyor.
Altı. Kitle hareketlerinin kendisini patlamalar şeklinde dışavurmasının temel nedeni, belirleyici olanın gidilecek doğrultudan çok biriken öfke olması. Hareketin salt kendi gelişim dinamikleriyle bütünlüklü bir doğrultuya yerleşmesi beklenmemeli. Böyle bir beklenti, özellikle politik özne olma iddiasına sahip aktörlerde ortaya çıktığında birbiriyle bağlantılı iki ana sonuç doğuruyor. Bunlardan ilki, öznenin harekete bütünlük ve yön kazandırma görevini halka havale etmesinden doğan siyasal tembellik ve halk dalkavukluğu. İkincisi ise kendiliğinden patlamaların doğası gereği sahip olamayacağı ideolojik-politik tutarlılığın yokluğunu, üzerine politika geliştirilecek bir alan olarak değil, harekete mesafe koymanın gerekçesi olarak gören bir apolitizm. Bu iki eğilim, özünde kendiliğindenliğin ortaya çıkardığı potansiyele yön çizememe noktasında ortaklaşıyor. Bu ortaklık nedeniyle iki eğilim, çoğu zaman birbirinin zıttı gibi görünen diğerini üretiyor.
Yedi. Kitle hareketlenmelerini etkilemeye ve yönlendirmeye çalışan tek aktör sosyalistler değil. Çoğu örnekte, kitle hareketinin yarattığı dinamizmi kendi düzen içi hedefleri için kullanmaya çalışan aktörlere de rastlıyoruz. Bu durum, “renkli devrimler” olarak adlandırılan örneklerde kitle hareketinin daha başından itibaren karşı-devrimci ya da emperyalizm işbirlikçisi kuvvetler tarafından şekillendirilmesi biçiminde de kendisini gösterebiliyor. Dolayısıyla, kitle hareketlerine öncülük etme iddiası, benzer bir yönlendirme iddiasına sahip aktörlerle de bir iç mücadeleyi zorunlu kılıyor. “Renkli devrim” örneklerinde, böylesi bir mücadeleyi kazanmanın ya da mevziler elde etmenin nesnel zemini yok. Bundan dolayı, baştan itibaren sürecin karşı-devrimci karakterini tanımlayıp ona göre pozisyon almak gerekiyor. Bu karşı pozisyon, işlerin henüz herkes açısından net olmadığı başlangıç aşamalarında tepki çekebilecek olsa da orta ve uzun vadeli siyasal hamle yeteneğini kuvvetlendiren bir etkiye sahip.
Sekiz. Sokağa dökülen kitlelerin düzen aktörleri tarafından kriminalize edilmesi ve bir çapulcu grubu gibi yansıtılmaya çalışılması yeni bir olgu değil. Provokasyonlarla bu görüntüyü beslemeye çalışmaları da. Ancak şiddet de, bunun yönsüz karakteri ve zaman zaman yağma biçimini alması da, temelde kitlelerin öfkesinin ürünü. Konu kitlesel patlamalar olduğunda, şiddetin büyüklüğü siyasal radikalizmi değil, bunun yokluğunun başka bir yolla ikamesini ifade ediyor. Provokasyonları önlemenin yolu, öfke düzeyini ve bunun ortaya çıkardığı enerjiyi azaltmak değil, bu öfkeyi politik kılarak ona yön vermek. Benzer biçimde, devrimci öncülük de biçimsel radikalizmi politik radikalizm düzeyine yükselttiği ölçüde kitle hareketini besleyen ve ileriye taşıyan bir karakter kazanıyor.
Dokuz. Halk hareketinin başarılı olması ve kalıcı sonuçlar vermesi, ülkedeki mevcut hükümeti düzen sınırları içinde yer alan bir yenisiyle değiştirmesine indirgenemez. Seçimler ve hükümet değişimi dahil olmak üzere sürecin bütünü, halkın siyaset sahnesindeki varlığını kalıcılaştıran bir strateji içerisine yerleştirildiğinde anlamlı hale gelebilir. Bizim için temel gösterge, hareketin uzun vadeli bir devrimci ilerleyişin bir halkası haline gelmesi, onu besleyen ve şekillendiren bir karakter taşıması. Kitlesel hareketlenme süreçleri, aynı zamanda devrimci sıçrama uğrakları olarak kavranmalı. Buradaki temel hedef, halkın kalıcı ve süreklilik taşıyan bir siyasal kategori olarak yeniden inşası olmalı. Egemenlerin, siyasal alanı halksızlaştırma ve yurttaşlığı tasfiye etme çabalarına da tekabül eden karşı-devrimci açılımları karşısında durmanın tek yolu, halkı devrim hedefi çerçevesinde yeniden inşa etmek.
On. Devrimcilerini arayan bir büyük altüst oluş çağındayız. İçinde bulunduğumuz dönemin karşı-devrimci güçlerine yanıt vermenin temel yolu, güncel sorunlara devrimci çözümler sunabilen gerçek bir siyaset kanalını inşa etmek ve halkı onun etrafında bir aktör haline getirmek. Sosyalistlerin, uzunca bir süredir apolitizm ile pragmatizm arasında sıkışmanın yarattığı etkisizlikten çıkması da ancak böyle bir devrimci siyaset kanalının kurulmasıyla mümkün olacak.