109 yıl önce bugün, Büyük Ekim Devrimi, Lenin önderliğinde başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösterdi. İşçi sınıfının iktidarı, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ve merkezi sosyalist planlama daha önce ayrıcalık sayılan pek çok hakkı milyonlarca emekçi için ulaşılabilir hale getirdi.
Bugün ise Sovyetlerin yokluğunda kapitalizm için; yamyam kapitalizmden fosil kapitalizme, platform kapitalizminden felaket, rantiyeci ve ırksal kapitalizme kadar uzanan farklı kavramsallaştırmalar yapılmakta. Giderek derinleşen ve toplumsal yaşamın bütün alanlarına yayılan çok yönlü krizleri tarif etmek için kullanılan bu tanımlamalar sistemin cevap üretemediği alanları göstermesi anlamında değerli fakat eksik ve kimi zaman hatalı yönler barındırıyor. Her şeye rağmen bugün sistemin bütüncül bir krizde olduğu bu kavramsallaştırmalardan çıkarsamalarla dahi neredeyse tüm dünya tarafından kabul edilen bir gerçek.
Barınmadan yoksulluğa, eğitimden bakım emeğine ve toplumsal yeniden üretime, ekolojik yıkımdan toplumsal eşitsizliklere kadar uzanan bu krizler, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı çarpık toplumsal düzenin sonuçları. Düzen kendisini yenilemekte ve sürdürmekte zorlanıyor, zorlandıkça krize giriyor, krizleri aşamadıkça yıkım ve felaket üretiyor ve tüm bu yıkımın faturası dünyadaki milyarca emekçiye kesiliyor.
Bu krizler karşısında Sovyetler Birliği'nin tarihsel deneyimi, üretimin kar için değil toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda örgütlenebileceğini, kamucu merkezi planlama ve üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti temelinde emekten yana başka bir düzenin kurulabileceğini gösteren en güçlü tarihsel örneklerden biri olmayı sürdürüyor.
Barınma: Konut rant alanı değil, emekçilerin hakkıdır
Bugün kapitalizmin amiral gemisi ülkelerinde barınma giderek daha büyük bir krize dönüşürken, Sovyetler Birliği konut sorununu kamusal planlamanın temel başlıklarından biri haline getirmişti.
1956-1965 yılları arasında Sovyetler Birliği'nde yaklaşık 965 milyon metrekare konut alanı üretildiği biliniyor. Liberaller tarafından “soğuk gri bloklar” olarak ara ara gündem edilen ve hor görülen bu konut alanları, milyonlarca Sovyet vatandaşı için en temel insani hak olan barınma ihtiyacını karşılamaya yetiyordu.
Merkezi planlamayla yürütülen bu seferberlik sayesinde milyonlarca aile, kalabalık ortak yaşam alanlarından bağımsız konutlara taşındı. Konutların büyük bölümü kamu tarafından tahsis edildi, kiralar ve temel hizmetler yoğun biçimde sübvanse edildi.
Sovyetler, barınmayı sermayenin kar alanı olmaktan çıkararak toplumsal bir hak olarak örgütledi. Sovyet Anayasası konut hakkını açıkça güvence altına aldı.
Bugün ise kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinde barınma, geniş emekçi kesimler için temel bir güvencesizlik kaynağı haline geldi. Güncel verilere göre kendi mülkiyetindeki konutta yaşayanların oranı Almanya'da yüzde 47,2 (2024), Fransa'da yüzde 61,2 (2024), İngiltere'de yüzde 65 (2024-2025), Japonya'da yüzde 60,9 (2023) düzeyinde bulunuyor.
ABD'de yüzde 65,5 (2026) ev sahipliği oranı bulunurken resmi verilere göre 2025 yılında yaklaşık 746 bin doğrudan insan evsizlik yaşadığı saptandı. 266 bin kişi ise sokaklarda ve barınmaya uygun olmayan koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Yani ABD’de yaklaşık 1 milyon insan herhangi bir barınma alanına sahip değil ya da kamu tarafından bu insanlar için uygulamaya konan bütünlüklü bir kamusal planlama bulunmuyor. İnsanlar piyasanın sihirli “görünmez eline” terk edilmiş durumda. Bununla birlikte söz konusu durumun en ağır sonuçlarından biri kendisini ölüm riskindeki çarpıcı artışlarda gösteriyor. Yalnızca Los Angeles'ta 2024 yılında 2.208 evsiz insan hayatını kaybetti ve bu insanların 884'ünün ölüm nedeni aşırı dozda uyuşturucu kullanımı olduğu anlaşıldı. Evsiz insanların uyuşturucu kaynaklı ölüm oranı, bölgenin genel nüfusunun tam 46 katına ulaştı. ABD’nin “özgürlükler ülkesi” olarak lanse ettiği toplumsal modelin çıktılarını göstermesi anlamında tekil ve iyi bir örnek olduğunu düşündüğümüz bu çarpıcı oran, piyasa ilişkilerine terk edilen tüm kamusal planlamaların toplumsal ve bireysel yaşamda bıraktığı tahribatı açık olarak gösteriyor.
Sovyetler Birliği'nin tarihsel deneyimi ise bu noktada farklı bir toplumsal örgütlenme modeline işaret ediyor. Sovyetler Birliği'nde konut üretimi ve tahsisi, piyasanın karlılık beklentilerine göre şekillenmiyordu. Doğrudan merkezi planlama aracılığıyla toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına dayandırılan bir evrensel hak olarak olarak işlev kazanıyordu.
Bu bakımdan kapitalizmde barınma, bireylerin satın alma gücüne ve mülkiyet ilişkilerine bağımlı bir niteliği taşırken, sosyalist planlama konutu kamusal sorumluluğun ve toplumsal güvencenin konusu olarak ele aldı.
Yoksulluk: Sermaye birikimine karşı iş ve geçim güvencesi
Kapitalizmde işsizlik, gelir kaybı ve yoksulluk milyonlarca insanın yaşamını her geçen gün çok daha ciddi bir biçimde tehdit ederken, Sovyetler Birliği çalışma hakkını ve toplumsal güvenceleri ekonomik ve toplumsal düzenin merkezine yerleştirdi.
Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan itibaren kitlesel açık işsizlik ortadan kaldırıldı. İş güvencesi, kamusal eğitim, ücretsiz sağlık hizmetleri, barınma ve emeklilik sistemi milyonlarca insanın yaşam koşullarını değiştirdi.
1980’li yıllarda dahi Sovyetler Birliği'nin toplumsal tüketim fonlarından halka sağlanan hizmet ve yardımların toplam değeri 175,4 milyar rubleyi buluyordu. Bunun 73,6 milyar rublesi sosyal güvenlik ve sigortaya, 44,4 milyarı eğitim ve kültüre, yaklaşık 25,5 milyarı sağlık ve fiziksel kültür hizmetlerine ayrılmıştı.
Kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinde ise işsizlik ve yoksulluk milyonlarca insanın yaşamını belirlemeyi sürdürüyor. Geniş tanımlı işgücü verilerine göre ABD'de yaklaşık 13 milyon, Almanya'da 3,1 milyon, İngiltere'de yaklaşık 4 milyon, İtalya'da yaklaşık 4 milyon, Fransa'da 4,4 milyon ve Türkiye'de 12,8 milyon insan işsizlik veya eksik istihdam sorunuyla karşı karşıya bulunuyor.
Yoksulluk verileri de benzer bir tablo ortaya koyuyor. 2025 yılı verilerine göre ABD'de 34,5 milyon, Almanya'da 13,3 milyon, İngiltere'de 13,4 milyon, İtalya'da 10,9 milyon, Fransa'da yaklaşık 11 milyon ve Türkiye'de 17,4 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor ya da yoksulluk riski taşıyor.
Buna karşılık toplumsal servetin en zengin kesimlerin elinde yoğunlaşması, gelir ve mülkiyet eşitsizliklerinin ulaştığı boyutları ortaya koyuyor. Dünya Eşitsizlik Raporu'nun 2024 verilerine göre en zengin yüzde 1'lik kesim ABD'de toplam servetin yüzde 34,8'ini, Almanya'da yüzde 27,7'sini, İngiltere'de yüzde 21,3'ünü, İtalya'da yüzde 22,1'ini, Fransa'da yüzde 27,4'ünü ve Türkiye'de yüzde 35,1'ini elinde bulunduruyor. Buna karşılık nüfusun en yoksul yarısının toplam servetten aldığı pay ABD'de yalnızca yüzde 1, Almanya'da yüzde 3,4 ve Türkiye'de yüzde 2,7 düzeyinde bulunuyor.
Üstelik 2000–2024 yılları arasında dünya genelinde yaratılan yaklaşık 280 trilyon dolarlık yeni servetin 115 trilyon doları en zengin yüzde 1'in elinde birikirken, dünya nüfusunun en yoksul yarısının payına yalnızca 3 trilyon dolar düştü. Bu veriler, toplumsal zenginlikteki artışın farklı gelir ve servet grupları arasında ne kadar eşitsiz dağıldığını açık biçimde ortaya koyuyor. Dünyanın en büyük kapitalist ekonomilerinde milyonlarca insan iş ve gelir güvencesinden yoksun yaşıyor. Milyarderler servetlerini her geçen katbekat artırıyor. Emekçilerin yarattığı tüm zenginlik bir avuç insanın cebine girerken, emekçilerin cebindeki metelik çoğu zaman karınlarını doyurmaya bile yetmiyor. Sovyetlerin kendi vatandaşlarının tümüne sunduğu zenginlik ise bu metriklere sığamayacak ölçüde ileri bir konuma işaret ediyor.
Eğitim: Piyasanın ayrıcalığına karşı halkın aydınlanması
Bugün dünyada milyonlarca çocuk ve genç nitelikli eğitime erişemezken, Sovyetler Birliği okuryazarlığı ve bilimsel eğitimi bütün toplumun gelişmesinin temel koşulu olarak ele aldı.
1926 yılında Sovyetler Birliği'nde 9-49 yaş grubunun okuryazarlık oranı yüzde 56,6 düzeyindeyken bu oran 1939'da yüzde 87,4'e, 1959'da ise yüzde 98,5'e yükseldi.
Okuryazarlık seferberliği, ücretsiz eğitim kurumları, mesleki okullar, halk kütüphaneleri ve yükseköğretim yatırımlarıyla desteklendi. Eğitimin yaygınlaştırılması merkezi ekonomik planlamayla ilişkilendirildi. Toplumun ihtiyacı olan öğretmenler, mühendisler, bilim insanları ve sağlık emekçileri doğrudan kamu tarafından planlı kalkınma hamleleri ve dolayısıyla halk için yetiştirildi.
Böylece eğitim, hem bireylerin satın aldığı bir ayrıcalık olmaktan çıkarılarak hem de sermayenin boyunduruğundan kopartılarak doğrudan toplumsal kalkınmanın temel unsurlarından biri haline getirildi. Bu unsur, tüm Sovyet vatandaşlarına eşit bir mesafede, eşit koşullarda, eşit eğitsel niteliklerle sürdürüldü. Dolayısıyla kapitalizmin “fırsat eşitliği” olarak sunduğu ve aslen parası olanın erişebildiği eğitim hizmetleri, gerçek bir eşitliğe erdirilerek tüm toplumun yararına açıldı.
Sovyetler Birliği'nin eğitim ve üretimi bütünleştiren yaklaşımı, Türkiye'deki ilerici ve aydınlanmacı eğitim arayışları üzerinde de izler bıraktı. 1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri, eğitimi ayrıcalıklı kesimlerin tekelinden çıkararak köylülerin, emekçilerin ve yoksul halk çocuklarının bilimle, sanatla ve üretimle buluşmasını hedefleyen önemli bir aydınlanma hamlesiydi. Köy Enstitüleri, Sovyet deneyimiyle ortak bir anlayış doğrultusunda, eğitimin toplumsal ilerlemenin aracı olabileceğini gösterdi. Ancak Türkiye'nin ABD emperyalizmiyle yakınlaştığı, antikomünizmin devlet politikalarında güçlendiği ve NATO'ya katıldığı Soğuk Savaş yıllarında, bu ilerici eğitim deneyimi önce etkisizleştirildi, ardından 1954'te Demokrat Parti iktidarı tarafından kapatılarak Türkiye'nin aydınlanma mücadelesine ağır bir darbe vuruldu.
Bugün kapitalizmin gelişmiş ülkelerinde ise eğitim giderek daha fazla piyasalaşıyor. ABD'de 2026-2027 akademik yılında yıllık öğrenim ücretleri kamu üniversitelerinde ortalama 12.290, özel üniversitelerde 46.350 dolara ulaşırken, İngiltere'de 9.790 sterline yükseldi. Fransa'da yükseköğretim öğrencilerinin yüzde 25,8'i özel kurumlarda eğitim görüyor.
Fransa'da Ekim 2026'da başlayan ve 5 Kasım'da kitlesel grevlerle devam eden öğrenci eylemleri de bu tablonun sonucu. Öğrenciler üniversite bütçelerinin artırılmasını, öğrenim ücretlerine zam yapılmamasını, yabancı öğrencilere yönelik yüksek ücretlerin kaldırılmasını ve bursların güçlendirilmesini talep ediyor.
ABD'de 2026'nın üçüncü çeyreğinde yeni üniversite mezunlarının yüzde 42,5'i diploma gerektirmeyen işlerde çalışmayı da kapsayan eksik istihdam sorunu yaşıyor. Türkiye'de 2025 yılında 919 bin yükseköğretim mezunu işsiz artık ev genci olarak tanımlamaya başlanmıştı.
Sovyetler Birliği ise eğitimi bireysel rekabetin değil, toplumsal gelişimin aracı olarak örgütlemişti. Ücretsiz ve yaygın eğitim, merkezi planlama, bilimsel ve teknik kadroların yetiştirilmesi ile çalışma hakkı aynı kamucu hedefin parçalarıydı. Sovyet deneyimi, eğitimin üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti temelinde toplumun ortak ihtiyaçlarına göre örgütlenebileceğini göstermişti.
Kadın emeği: Sömürüye karşı toplumsal eşitlik
Kapitalizm kadın emeğinden yararlanırken ev içi bakım yükünü de büyük ölçüde kadınların omuzlarına bırakıyor. Ekim Devrimi ise kadınların kurtuluşunu yalnızca hukuki eşitliğe sığdırmayarak üretime ve toplumsal yaşama eşit katılım sorunu olarak ele aldı.
Sovyet iktidarı evlilik, boşanma, eğitim ve çalışma haklarında köklü düzenlemeler yaptı. Kamusal kreşler, anaokulları, doğum izinleri ve çocuk bakım hizmetleri kadınların toplumsal yaşama katılabilmesinin maddi koşullarını genişletti.
Sovyetler Birliği'nin son yıllarına doğru işçi ve ücretli çalışanların yüzde 51'inin kadınlar olduğu biliniyor. Yükseköğrenimli uzmanlar içerisinde kadınların oranı ise yüzde 55 gibi bir sayıya ulaşmıştı.
Söz konusu Sovyetler Birliği'nin kadın istihdamı düzeyi, bugün kapitalizmin en gelişmiş ülkeleri için çarpıcı bir tarihsel karşılaştırma yapmayı hale getiriyor. Devrimin kazanımları bugün için bile kuvvetli bir basamak görevi taşıyor.
2025 yılında toplam işgücünün ABD'de yalnızca yüzde 45,6'sı, Almanya'da yüzde 46,5'i , İngiltere'de yüzde 47,8'i , Fransa'da yüzde 48,4'ü, İtalya'da yüzde 42,6'sı, Japonya'da yüzde 45,4'ü ve Türkiye'de yüzde 34,4'ü kadınlardan oluşuyordu.
Üstelik kapitalizm, kadınların istihdama katılımını görünürde ivmesel olarak artırırken ev içi bakım yükünü ortadan kaldırmıyor, bu yükü çoğu zaman daha yoksul ülkelerden gelen göçmen kadınların omuzlarına aktarıyor. Özellikle ülkemizde Özbekistanlı ve Türkmenistanlı kadınların çocuk ve yaşlı bakımında çalıştırılması, Avrupa'nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde ise göçmen kadın emeğine giderek daha fazla bağımlı hale gelinmesi bu sömürü ilişkilerinin somut örneklerini oluşturuyor. OECD verilerine göre gelişmiş ülkelerde uzun süreli bakım çalışanlarının yüzde 26'sı göçmen kökenliyken, ILO'nun 2022 verilerine göre dünyadaki göçmen kadın işçilerin yüzde 28,8'i bakım sektöründe çalışıyor. Bu kadınlar çoğu zaman düşük ücretlerle, sosyal güvenceden yoksun, uzun çalışma saatleriyle ve oturma ya da çalışma izinlerini kaybetme, sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Afganistan gibi savaş ve emperyalist müdahalelerle yıkıma uğramış ülkelerden göç etmek zorunda kalan kadınların yaşadığı güvencesizlik de bu uluslararası eşitsizliklerin başka bir boyutunu oluşturuyor. Böylece kapitalizm, bakım emeğini toplumsallaştırmak yerine sömürüyü yoksul ülkelerden gelen kadınlara devrediyor ve sürekli derinleşerek kapitalizmin krizlerine bütünsel bir pencere açıyor. Bu durum emperyalizm ve bağımlılık ilişkileri üzerinden kadın emeğinin uluslararası ölçekte yeniden sömürülmesini örgütlüyor. Yani kapitalizm sadece istihdam bulunan kadının emeğini gerek düşük ücretlerle gerekse de türlü baskı unsurlarıyla sömürmüyor, aynı zamanda farklı coğrafyalardaki ülkeleri emperyalist boyunduruk altına alarak oradaki kadınları çok daha ucuz bir iş gücü olarak kendi ülkelerindeki sömürü ilişkilerinin tam merkezinde konumlandırarak sömürü mekanizmasına yeni bir boyut kazandırıyor. Bu durum diğer yandan o ülkelerdeki faşizan partilerin yükselişine sebep olurken, sistem bu durumu sermaye dolaşımının ve birikiminin bir dolayımı olarak kullanmaya devam ediyor. Yani bu bağlamda bile faşizm ile kapitalizmin görünmeyen sınırları aslen görünür hale gelerek kendisinin bir doğal sonucu olarak toplumsal yaşamda varlık kazanıyor.
Tersinden ise Sovyetler Birliği'nin onlarca yıl önce kadınların çalışma yaşamına ve yükseköğrenim gerektiren mesleklere katılımında ulaştığı düzey, kamusal eğitim, çalışma güvencesi ve bakım hizmetlerinin sosyalist planlama temelinde nitelikli olarak nasıl örgütlenebileceğini gösteriyor.
Kadınların toplumsal yaşama katılımını sağlayan kamusal bakım hizmetleri açısından da 1980'lerin sonundaki tablo da yine görülmeye değer bir karşıtlık sunarken, Sovyetler deneyimin ileri konumunu görmemizi sağlıyor.
Avrupa Komisyonu'nun 1985-1990 dönemi verilerine göre üç yaşından küçük çocukların kamusal olarak finanse edilen bakım hizmetlerine erişimi Batı Almanya'da yalnızca yüzde 3, İngiltere'de yüzde 2, İtalya'da yüzde 5, Fransa'da ise yüzde 20 düzeyindeydi. ABD'de kamu ve özel kurumlar birlikte değerlendirildiğinde bu oran yaklaşık yüzde 20'ydi. Türkiye'de ise 1989-1990 öğretim yılında okulöncesi okullaşma oranı yalnızca yüzde 4,6'ydı. Doğum izinleri ise ABD'de federal düzeyde ücretli bir hak olarak tanınmazken Batı Almanya ve Japonya'da 14, Fransa'da 16, İngiltere'de 18, İtalya'da yaklaşık 22 ve Türkiye'de 12 haftaydı. Buna karşılık Sovyetler Birliği'nde 1989 yılının sonuna gelindiğinde dahi 150 bin 723 kreş ve anaokulunda 17,2 milyon çocuk bakım ve eğitim hizmeti alıyor, ilgili yaş grubundaki çocukların yüzde 57'si bu kurumlardan yararlanıyor, annelere 18 hafta ücretli doğum izninin yanında 18 aya kadar kısmen ücretli ve üç yıla kadar iş güvenceli çocuk bakım izni tanınıyordu.
Sovyetler Birliği'nin bu öncü deneyimi, bugün kapitalizmin hala çözemediği kadın emeğinin sömürüsü ve bakım krizinin aşılmasının, yalnızca hukuki eşitliğe sığmayan ev içi emeğin toplumsallaştırılması, kamusal hizmetlerin yaygınlaştırılması ve üretim ilişkilerinin emekten yana dönüştürülmesiyle mümkün olduğunu tarihsel ve politik olarak güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Emperyalist eşitsizliklerin ve bağımlılık ilişkilerinin yarattığı göçmen kadın emeği sömürüsü, kapitalizmin kayıt dışı ve güvencesiz işgücünü sermaye birikiminin araçlarından birine dönüştürürken, aynı emekçilerin ırkçı ve faşizan hareketler tarafından hedef haline getirilmesi bu düzenin doğal iç çelişkilerini görünür kılıyor.
Gündelik hayat: Gıdadan ulaşıma, tatilden dinlenmeye sosyalist planlama
Sovyetler Birliği'nde sosyalist planlama akla geldiği ilk haliyle yalnızca sanayinin gelişimi kapsamıyordu. Gündelik hayatın örgütlendiği tüm alanlarda görülen kamusal planlama, emekçilerin beslenmesini, ulaşımını ve dinlenme hakkını da kapsıyordu. Et, süt, ekmek, tereyağı ve diğer temel besinlerin üretimi, dağıtımı ve fiyatlandırılması merkezi planlamanın bir parçasıydı. Devlet tarafından belirlenen fiyatlar, birçok temel üründe üretim maliyetlerinin altında tutuluyor, aradaki fark ise doğrudan kamusal bütçeden karşılanıyordu. Böylece beslenme insanların satın alma gücünün yeterliliğine bırakılmayarak toplumsal kaynakların planlı kullanımıyla destekleniyor ve tüm Sovyet vatandaşları için bir “doğal hak” perspektifiyle işlev kazanıyordu.
Bu politikanın kapsamı yıllar içerisinde genişledi. Sovyet gıda politikalarına ilişkin araştırmalara göre, temel gıda fiyatlarını desteklemek için devlet bütçesinden 1965 yılında 3,5 milyar ruble ayrılırken, bu miktar 1983'te 54,6 milyar rubleye ulaştı. Bunun büyük bölümü et ve süt ürünlerinin fiyatlarını düşük tutmak için kullanılıyordu. Merkezi planlamanın sonuçları tüketimde de görülüyordu. 1960 yılında kişi başına yıllık et tüketimi 40 kilogram, süt ve süt ürünleri tüketimi 240 kilogram, yumurta tüketimi ise 118 adetken; 1980 yılında bu miktarlar sırasıyla 58 kilogram, 314 kilogram ve 239 adede yükselmişti. Bugün tüm dünyada bu sayıların yanından bile geçemeyen ülkelerin olduğu biliniyor.
Aynı zamanda beslenmenin toplumsal örgütlenmesi yalnızca gıda fiyatlarıyla sınırlı değildi. Fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda ve üniversitelerde yaygınlaştırılan kamusal yemekhaneler aracılığıyla toplu beslenme hizmetleri geliştirildi. İlgili verilere göre 1928 yılında 14 bin 600 olan devlet ve kooperatiflere bağlı toplu yemek işletmesi sayısı, 1940'ta 87 bin 600'e, 1960'ta 147 bin 200'e, 1970'te 237 bin 300'e ve 1980'de 302 bin 800'e ulaştı. Böylece beslenme faaliyetlerinin önemli bir bölümü bireysel hanelerin dışına taşınarak kolektif hizmetler aracılığıyla örgütlendi.
Sosyalist planlamanın gündelik yaşama olumlu müdahalesi, tatil ve dinlenmenin emekçiler için erişilebilir hale getirilmesini de kapsıyordu. Sovyetler Birliği'nde sendikalar, kamu işletmeleri, sanatoryumlar, tatil evleri, dinlenme tesisleri ve turizm merkezleri örgütlendi. İşçilere bu tesislerden ücretsiz veya büyük ölçüde sübvanse edilmiş ücretlerle yararlanma olanakları sunuldu. 1970'li yıllarda sendikalar aracılığıyla verilen birçok tatil ve sağlık tesisi kuponunda emekçiler maliyetin yalnızca yüzde 30'unu ödediği biliniyor. 1960 yılında sanatoryumlar ve çeşitli dinlenme kuruluşlarında yaklaşık 6,7 milyon kişi konaklarken, bu sayı 1970'te 16,8 milyona, 1980'de 40 milyona ulaştı. Yani Sovyetlerde tatil, yalnızca yüksek gelirli kesimlerin ulaşabildiği bir özel tüketim ya da bugünkü bilindiği haliyle bir “lüks tüketim alanı” olmaktan çıkarılmıştır. Bunun yerine doğrudan kamusal hizmetlerin yine doğrudan asli bir parçası olarak tüm Sovyet vatandaşlarının kullanımına açık bir hale getirilmişti.
Ulaşım da benzer bir anlayışla örgütlendi. Kent içi toplu taşıma hizmetleri kamusal işletmeler tarafından yürütülüyor, ücretler düşük tutuluyordu. Örneğin Moskova metrosunda 1960'lı yıllardan itibaren tek yolculuk ücreti yalnızca 5 kopekti. Ayda 22 gün işe gidip gelen bir Sovyet emekçisinin 44 metro yolculuğu, ortalama aylık maaşının yalnızca yüzde 2,7'sine denk gelirken, 2026 yılında İstanbul'da aynı sayıda yolculuk 2.032,80 TL tutuyor ve milyonlarca işçinin asgari ücretle çalıştığı düşünüldüğünde 28.075,50 TL olan net asgari ücretin yüzde 7,2'sini tüketiyor. Milyonlarca emekçinin yaşadığı İstanbul'da, asgari ücret ve çevresindeki gelirlerle geçinen geniş işçi yığınları için yalnızca işe gidip gelmenin maliyeti bile önemli bir geçim yüküne dönüşüyor. İşe gitmek için yolda geçirilen zahmetli sürelerin uzunluğu ise belirtilen maliyetlerin üzerine emekçinin kendisi için harcayabileceği süreyi son derece kısıtlayan ve dolayısıyla emekçinin tüm yabancılaşma türlerini her yönüyle yaşamasına neden olan bir etken olarak gerçekliğini koruyor.
Bugün kapitalizmin başat ülkelerinde çeşitli sosyal yardımlar ve kamusal hizmetler bulunsa da temel besinlerin üretiminden fiyatlandırılmasına, emekçilerin ulaşımından tatil ve dinlenme olanaklarına kadar gündelik yaşamı toplumsal mülkiyet ve merkezi planlama temelinde bütünlüklü biçimde örgütleyen Sovyet modeline yaklaşabilen ya da yaklaşma ihtimali bulunan herhangi bir sistem bulunmuyor.
Bilim: Patent tekellerine karşı toplumun ortak yararı
Bilimsel gelişmenin özel sermayenin karlılığına tabi kılınmadığı bir sistemin neler başarabileceği, Sovyetler Birliği'nin bilimsel atılımlarında görüldü.
- 1926: Vladimir Vernadski, Biyosfer çalışmasıyla modern biyojeokimyanın gelişimine öncü katkılar sundu.
- 1933: Andrey Kolmogorov, modern olasılık teorisinin matematiksel temellerini ortaya koydu.
- 1951: Sergey Lebedev'in öncülüğünde Kiev'de geliştirilen MESM, Sovyetler Birliği'nin ilk elektronik dijital bilgisayarı olarak çalışmaya başladı.
- 1951: Gavriil İlizarov, kemik kırıkları ve deformitelerinin tedavisinde devrim yaratan İlizarov yöntemini geliştirdi.
- 1954: Obninsk'te dünyanın elektrik şebekesine bağlanan ilk nükleer enerji santrali faaliyete geçti.
- 1957: Sputnik-1 ile dünyanın ilk yapay uydusu uzaya gönderildi.
- 1958: Sovyet bilim insanı Viktor Jdanov'un girişimiyle çiçek hastalığının dünya çapında ortadan kaldırılması için uluslararası mücadele başlatılması önerildi.
- 1959–1960: Mihail Çumakov öncülüğünde çocuk felci aşısı milyonlarca insana uygulanarak kitlesel bağışıklama seferberliği gerçekleştirildi.
- 1961: Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu.
- 1964: Nikolay Basov ve Aleksandr Prohorov, lazer teknolojisinin gelişimine temel oluşturan çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'nü paylaştı.
Bu başarılar tesadüf değildi. Planlı sanayileşme, kamusal yükseköğretim, devlet araştırma enstitüleri ve bilimsel üretime ayrılan toplumsal kaynaklar sayesinde Sovyetler Birliği, geri bir tarım ülkesinden dünyanın en büyük bilimsel güçlerinden birine dönüştü. Yukarıda verdiğimiz örnekler sadece bunlardan birkaçı, liste epey uzun olduğu için bunları teker teker açmaktan ziyade o yılların koşulları ve kapitalizmin ileri karakolu olan ülkelerin bilimsel çalışmalarının ne düzeyde olduğunu düşünmek bu listeyi anlamak açısından yeterli. Bilimin toplumsallaşması ve nihai olarak toplumsal fayda ölçütünde kamuya geri kazandırılması ile sermayeler arası rekabet esasıyla sermayenin karı için yürütülen bilimsel çalışmalar nitelik olarak birbirinden epeyce farklı.
Belki anakronik bir örnek olarak COVID-19 pandemisi sırasında aşıların geliştirilmesi ve dağıtılması da bu karşıtlığı açık biçimde ortaya koyabilmesi adına anlamlı bir örnek teşkil edebilir. Kapitalizmde aşı araştırmalarına milyarlarca dolarlık kamu kaynağı aktarılmasına rağmen patentler, ilaç tekellerinin ticari çıkarları ve ülkeler arasındaki satın alma gücü eşitsizlikleri, aşıya erişimde büyük adaletsizlikler yaratırken aynı zamanda ilgili aşının farklı şirketler tarafından rekabet esasıyla bulunmaya çalışılması, halk sağlının değil doğrudan onların patent gelirlerinin bir aracı haline geliyor. Oysa bu örnekten hareketle sosyalist bir dünyada bilimsel bilgi toplumsal ölçekte örgütlenerek aşı araştırmaları bütünsel bir işbirliğiyle yürütülebilir, patent tekelleri olmaksızın kitlesel üretim gerçekleştirilebilir ve aşılar ülkelerin ve insanların satım alım gücüne göre değil, toplumların sağlık ihtiyaçlarına göre dağıtılabilirdi. Halk sağlığı piyasanın insafına bırakıldığına sadece COVID-19 pandemisinde görüldüğü gibi milyonlarca insanın yaşamına mal oluyor. Başat olan ise Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bilimin toplumsal alanın tüm kademelerinde doğrudan halk için kullanıldığı bir sistemi inşa etmekten geçiyor.
Sovyetler deneyimi, bu anlamda toplumun ortak kaynaklarının ve bilgi üretim kapasitesinin planlı biçimde harekete geçirilmesiyle toplumsal gelişimin ve kalkınmanın ileri taşınabileceğini kuvvetli bir biçimde kanıtladı.
Emperyalizm: ABD ve NATO saldırganlığına karşı Sovyetler
Sovyetler Birliği dünyanın pek çok bölgesindeki antiemperyalist mücadeleler için de önemli bir dayanak oluşturdu.
Sovyetler'in siyasi, ekonomik ve askeri varlığı ABD'nin dünya üzerindeki hareket alanını sınırlayan temel güçlerden biriydi. 1961'de ABD destekli Domuzlar Körfezi çıkarmasının ardından Küba'nın savunulmasında Sovyet desteği önemli rol oynadı. 1962 Füze Krizi'nin sonunda ABD, Küba'yı işgal edemedi. Vietnam'da ise ABD müdahalesine karşı yürütülen mücadeleye Sovyetler Birliği hava savunma sistemleri, savaş uçakları, radarlar, askeri eğitim ve ekonomik yardımlarla destek verdi. ABD istihbaratının kendi değerlendirmelerine göre 1965 yılında Kuzey Vietnam'a sağlanan askeri teçhizatın yüzde 70 ila 95'i Sovyetler Birliği kaynaklıydı. Sovyet silahları ve teknik desteği, Vietnam halkının ABD bombardımanlarına karşı direnişinde önemli bir rol oynadı.
Sovyet dayanışması Afrika'nın sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinde de etkili oldu. Angola'da Portekiz sömürgeciliğine karşı mücadele eden MPLA'ya, Mozambik'te FRELIMO'ya, Namibya'da Güney Afrika işgaline karşı savaşan SWAPO'ya siyasi ve askeri destek sağlandı. Güney Afrika'da ırkçı rejime karşı mücadele eden Afrika Ulusal Kongresi'nin yaklaşık 2 bin militanı Sovyetler Birliği'nde askeri eğitim aldığı biliniyor. Sovyetler Birliği'nin varlığı, dünyanın farklı coğrafyalarında emperyalist müdahalelere ve sömürgeci yönetimlere karşı mücadele eden halkların en kuvvetli uluslararası destek noktasıydı.
Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasının ardından yaşanan katliamlar ise Batılı güçlerin uluslararası güvenliği sağlama iddialarıyla uygulamaları arasındaki derin çelişkileri ortaya koyması bakımından önemli. 1995 yılında Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilen Srebrenitsa'da 8 binden fazla Boşnak, Bosnalı Sırp güçleri tarafından katledildi. Bosna’da NATO'nun yapacağını iddia ettiği hava desteği hiç gelmemiş ve 11 Temmuz'daki göstermelik müdahale katliamı engelleyememişti. NATO’nun yapacağını iddia hava harekatı ise her şey bittikten sonra ancak Ağustos sonunda gerçekleştirildi. 1994 yılında Ruanda'da yaklaşık 800 bin insanın öldürüldüğü soykırım sırasında da NATO güçlerinin müdahalesi ağır biçimde başarısız oldu. Ruanda'da, NATO’nun başat ülkelerinden ABD'nin müdahaleyi geciktiren tutumu, özellikle sıcak çatışma bölgesinde bulunan Belçika'nın askerlerini geri çekmesi ve Fransa'nın soykırımcı hükümetle kurduğu kurumsal ve politik ilişkiler meselenin gerçek yüzünün ne kadar riyakarca olduğunu tekrar gösterdi ve NATO açısından zaten bilinen bir malumu olarak tarihte yerini aldı. Ruanda’da Soykırım sürerken BM barış gücünün mevcudu 2.165 kişiden yalnızca 270'e düşürüldü.
ABD saldırganlığı tümüyle durdurulamadı, hala dünyanın başına bela açmaya devam ediyor. NATO ise emperyalist yayılmacılığın başlıca araçlarından biri olmayı sürdürüyor. Ancak Sovyetler Birliği'nin varlığı, emperyalist müdahaleler karşısındaki ulusal kurtuluş hareketlerinde ve sosyalist mücadelelerin hemen her köşesinde her daim kendisini gösterdi.
Ekoloji: Doğanın yağmalanmasına karşı bilimsel ve kamusal koruma
Bugün kapitalizmin en büyük krizlerinden biri ekolojik yıkımdır. Sınırsız büyüme ve kar arayışı doğal kaynakları tüketirken, Sovyet deneyimi doğanın korunması ile ekonomik planlamanın birlikte ele alınabileceğine dair önemli çalışmalar ortaya koydu.
Henüz devrimin ilk yıllarında doğanın korunmasına yönelik kamusal düzenlemeler geliştirildi. 1921'de doğal anıtların, bahçelerin ve parkların korunmasına ilişkin kararlar alındı; 1924'te Tüm Rusya Doğa Koruma Derneği kuruldu.
Sovyetler, “zapovednik” adı verilen sıkı koruma alanlarında ekosistemlerin bilimsel araştırma ve koruma amacıyla izlenmesini kurumsallaştırdı. 1988 yılında SSCB'de 161 sıkı koruma alanı yaklaşık 21,6 milyon hektarlık bir alanı kapsıyordu.
Bununla birlikte erken Sovyet ekoloji çalışmalarının temel yaklaşımı bugün de önemlidir: Doğa, sermayenin sınırsız kullanımına bırakılamaz, bilimsel bilgi, kamusal denetim ve uzun vadeli planlamayla korunmalıdır.
Ekim Devrimi'nin güncelliği
Kapitalizm bugün barınma, yoksulluk, eğitim, kadın emeği, bakım hizmetleri ve ekolojik yıkımı birbirinden ayrı krizler olarak tartışıyor. Emperyalist savaşlar, askeri müdahaleler ve sömürgecilik bu düzenin tüm dünyada yarattığı yıkımı derinleştiriyor. Oysa tüm bu sorunların ortak temelinde, üretimin ve toplumsal kaynakların insan ihtiyaçlarına değil sermaye birikimine tabi kılınması ve sermayenin egemenliğinin uluslararası ölçekte emperyalist ilişkilerle sürdürülmesi bulunuyor.
Sovyetler Birliği'nin tarihsel deneyimi konutun, eğitimin, sağlığın, beslenmenin ve bilimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda örgütlenebileceğini; üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin merkezi planlama sayesinde mümkün hale gelebileceğini tüm dünya halklarına gösterdi. Emperyalist saldırganlığa karşı dünya halklarının kuvvetli bir dayanak noktasını oluşturdu.
109 yıl sonra Ekim Devrimi'nin insanlığa bıraktığı en önemli miras budur: Kapitalizmin krizleri, emperyalist savaşlar ve sömürü ilişkileri kaçınılmaz değildir. Çözüm, üretim ilişkilerinin değiştirilmesinde, toplumsal zenginliğin emekçilerin yararına kullanılmasında, emperyalizme karşı mücadelede ve sosyalist planlamada.
Büyük Ekim Devrimi'nin 109. yılı kutlu olsun!