15 Ekim günü İstanbul'da yaşanan şiddetli yağışlar, kentin altyapısıyla birlikte barınma krizini de yeniden tartışmaya açtı. İstanbul Valisi Davut Gül'ün bodrum katlarda yaşayan yurttaşlara yönelik “geceyi daha güvenli ve yüksek katlarda geçirin” uyarısı ise önemli bir çelişkiyi gözler önüne serdi. Çelişki, insanların güvenliği söz konusu olduğunda üst katlara çıkmaları istenen bodrum dairelerin yılın geri kalanında rant kaynağı olmaya devam etmesi olarak somutlaşırken çarpık kentleşme ile kamunun denetimsizliği tüm çıplaklığıyla kendisini bir kez daha gösterdi. Toplam 5 insan hayatını kaybetti, on binlerce kişi mahsur kaldı, evlerine gidemedi ve ciddi maddi kayıplar yaşadı.
Sel suları yükseldiğinde terk edilmesi istenen bu konutların yılın geri kalanında kimler için, hangi ekonomik koşullarda ve ne pahasına birer yaşam alanına dönüştüğü sorusu ise tüm gerçekliğiyle kendisini dayatıyor.
Her yerde olduğu gibi konutun barınma hakkından çok yatırım aracına dönüştüğü İstanbul'da, artan kiralar emekçileri sağlıksız ve riskli konutlara yöneltiyor.
Türkiye'de bodrum katların konut olarak kullanılmasına yasal olarak izin verilirken, bu alanların sel güvenliği ve denetimi tartışma konusu.
Bir yanda bodrum katlara sunulan imar izinleri ve denetimleri ciddi şüpheler uyandırırken diğer yanda bu tip konutlarda yaşayanların can güvenliği insanların kendi tedbirlerine terk ediliyor. Söz konusu binalardan elde edilen kar ve rant ise kamu eliyle doğrudan sermayeye bırakılıyor. Peki bu konutların güvenliğinden kim sorumlu? Emekçiler neden yaşamlarını riske atan koşullarda barınmak zorunda kalıyor?
Dünyanın birçok büyük kentine uzanan bodrum kat yaşamı, bu soruların sadece yerel bir altyapı sorunu olmadığını, konut piyasasının kar ilişkileriyle emekçilerin barınma koşulları arasındaki uzlaşmaz çelişkinin bir parçası olduğunu gösteriyor.
Kira gelirleri artarken emekçilere bodrum katlar kalıyor
Dünyanın diğer büyük kentlerindeki olduğu gibi İstanbul'da da giderek derinleşen barınma krizi, emekçilerin güvenli konutlara erişimini de zorlaştırıyor. BETAM'ın (Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi) Ağustos 2026 verilerine göre kentte ortalama kiralık konut ilan metrekare fiyatı 463,9 liraya ulaştı. Bu fiyat üzerinden hesaplandığında 60 metrekarelik bir evin aylık kirası 27 bin 834 lirayı buluyor. Aynı yıl net asgari ücret ise 28 bin 75 lira.
Konutun temel bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp yatırım ve rant aracına dönüştürüldüğü bu piyasada, daha düşük fiyatlı konut arayışı emekçileri sağlıksız ve riskli yaşam alanlarında barınmaya zorunlu kılıyor. Bodrum katların da kira getirisi sağlayan mülklere dönüşmesiyle, birileri için kazanç kapısı olan bu alanlar, emekçiler için ekonomik zorunluluk haline geliyor. Güvencesiz çalışma koşullarıyla her gün işsizlik ve ölümle burun buruna yaşamakta olan milyonlarca emekçi, insanca barınma koşullarından son derece uzak olan bu konutlarda yaşam mücadelesini sürdürmeye çalışıyor.
Kamunun sorumluluğu tahliye uyarısıyla bitiyor mu?
İstanbul İmar Yönetmeliği'nin 18. maddesi, bodrum katların belirli koşullarda konut olarak kullanılmasına izin veriyor. Yönetmeliğe göre doğal aydınlatma, havalandırma, su yalıtımı ve sel baskınlarına karşı tedbirleri zorunlu kılınıyor. Taşkın alanlarında ise belirlenen güvenlik kotunun altında iskana izin verilmiyor.
Bu hükümlerin varlığı, bodrum katlara verilen izinleri yasal kılma potansiyeline sahip olsa da meşru kılmaya yetmiyor. Öte yandan, mevcut durumda kullanılmakta bodrum kattaki konutların ne ölçüde denetlendiği sorusunu ortada duruyor. Kaç bodrum daire konut olarak ruhsatlandırıldı? Kaçı taşkın riski taşıyan bölgelerde bulunuyor? Gerekli önlemler alınmadığında kim sorumlu tutuluyor? Söz konusu bu sorulara ilişkin kamu tarafından herhangi bir cevap bulunmuyor.
Sorular güncelliğini ve yakıcılığını korurken, İstanbul Valiliğinin sel sırasında bodrum katlarda yaşayanlara yönelik yaptığı “üst katlara çıkın” çağrısı, kamunun güvenli barınma konusundaki sorumluluğunu yurttaşların omuzlarına yüklediğini gösteriyor. İnsanların can güvenliğini tehdit eden konutların denetimini sağlamak ve güvenli barınma koşullarını oluşturmakla yükümlü olan kamu otoritesi, felaket evden içeri girdiğinde, yurttaşlara kendi başlarının çaresine bakmalarını öğütlemekle yetiniyor. Yani, konutlardan yüksek ve yoğun oranda sağlanan rant düzeni içinde bodrum katların konut olarak kullanılmasına göz yumulurken buradan doğan ölüm riskinin bedeli de yine emekçilerin hayatlarına ödetiliyor.
Emekçiler için nitelikli barınma bir sınıf meselesidir
TÜİK'in 2025 yılı verilerine göre Türkiye'de nüfusun yüzde 28,8'i sızdıran çatı, nemli duvar veya çürümüş pencere gibi konut sorunları yaşıyor. Kirada oturanların oranı ise yüzde 27. Bu rakamlar doğrudan bodrum katlarda yaşayanları göstermese de barınma koşullarındaki sorunların toplumsal boyutunu ortaya koyuyor.
Konutun niteliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri, onu kiralayacak kişinin ödeme gücü. Geliri güvenli bir eve yetmeyen emekçiler açısından daha sağlıksız konutlarda yaşamak ise çoğu zaman serbest bir tercihten çok ekonomik koşulların dayatması.
Böylece barınma krizinin faturası yalnızca yüksek ya da düşük kiralarla değil, yaşam kalitesinden ve güvenlikten verilen ödünlerle de ödeniyor. Sel vb. olaylar ise normal zamanlarda görünmez kılınan bu eşitsizliğin ölümcül sonuçlarını hatırlatıyor. Zira söz konusu şiddetli yağışların yoğun olarak yaşandığı bölgelerin neredeyse hepsinin dere yatağı üzerine kurulan yerleşim yerleri olduğu biliniyor. Dere yataklarının yüksek alüvyon taşıdığı ve alüvyonlu arazilerin olası bir depremde sıvılaşma etkisi yarattığı da bilimsel bir gerçeklik. Dolayısıyla bu yapıların olası beklenen İstanbul depreminde ne durumda olacağı da doğrudan bu yapıları ilgilendiren farklı bir tartışma konusu. Sermayenin kar hırsı ve riskli arazilerin kamu eliyle sermayeye peşkeş çekilerek yüz binlerce insanın hayatına mal olduğu olası senaryolar bile bugünlerde yaşananları anlamak için insan hayatının egemen sınıflar için ne kadar önemsiz olduğunu hatırlatan bir diğer vurucu örnek.
Kapitalist kentlerin bodrumları ve Sovyetlerin konut politikası
Bodrum katlarda yaşamanın yarattığı tehlike Türkiye'yle sınırlı değil. Dünyanın en zengin kentlerinden New York'ta 2021 yılında yaşanan şiddetli yağışların ardından 11 kişi bodrum dairelerinde boğuldu. Güney Kore'nin başkenti Seul'de ise 2022 yılında yaşanan sel sonucunda üç kişinin bodrum dairelerinde hayatını kaybetmesi, kapitalizmin başat ülkelerindeki sınıfsal eşitsizlikleri ve barınma krizini yeniden gündeme taşıdı. Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde 2021 yılındaki sellerde iki kişi bodrum dairelerinde boğulurken, İngiltere'de 2026 yılında açıklanan resmi veriler, yalnızca Londra'da sel riski yüksek yaklaşık 56 bin bodrum konut bulunduğunu ortaya koydu. Farklı kentlerde yaşanan bu örnekler, konutların bulunduğu kentlere dair olan “ekonomik refah seviyesi” algısıyla, insanların güvenli barınma ihtiyacı arasındaki çelişkiyi görünür kılarken, bu soruna bir çözüm sunamayan kapitalizmin ötesinde bir başka barınma ve konut planlamasını düşünmeyi zorunlu kılıyor.
Konutların hangi koşullarda kullanılacağı ve insanların barınma ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı sorusu bütünüyle siyasal ve ekonomik bir tercih.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde (SSCB) 1964'te yürürlüğe giren yapı standartları, bodrum ve yarı bodrum katlarda yaşam odası yapılmasını açıkça yasaklıyordu. Devlet İnşaat Komitesince hazırladığı bilinen düzenlemeler, bu alanların yaşam amacıyla kullanılmasına izin vermezken ticaret ve günlük ihtiyaçlara yönelik hizmet alanları olarak değerlendirilmesini öngörüyordu. Söz konusu düzenleme, konutun piyasanın kar ilişkilerine bırakılmadığı, büyük ölçüde kamu eliyle üretildiği bir barınma politikasıyla birlikte uygulanıyordu.
Nitekim SSCB Anayasası'nın 44. maddesi, yurttaşların konut hakkını anayasal güvence altına alırken bu hakkın kamu konutlarının inşası, toplumsal denetim altında dağıtılmasını öngörüyordu. Sadece 1956–1965 yılları arasında yaklaşık 13 milyon dairenin inşa edildiği ülkede, işçi ve çalışanların konut harcamaları toplam tüketim harcamalarının yalnızca yüzde 3'ünü oluşturuyordu. Bu bağlamda barınmanın kamusal bir sorumluluk olarak örgütlendiği SSCB'de, emekçilerin konut giderlerinin kamu kaynaklarıyla önemli ölçüde karşılandığı bir sistem ortaya çıkıyordu.
Aynı zamanda söz konusu yasal kısıtlılık ve kamucu düzenlemelerle ile birlikte eskiden sosyalizm ile yönetilen ülkelerdeki yüksek ev sahipliği oranları da dikkat çekiyor. 2025 verilerine göre ev sahipliği oranı Slovakya'da yüzde 93,8, Romanya'da yüzde 93,2, Macaristan'da yüzde 89,8 ve Polonya'da yüzde 87,2 düzeyinde. Türkiye'de ise TÜİK verilerine göre oturduğu konutun sahibi olanların oranı yüzde 57,1'de kalıyor. Dünyanın büyük kapitalist ekonomilerine bakıldığında ise ev sahipliği oranının ABD'de yüzde 65, İngiltere'de yüzde 65, Fransa'da yüzde 61,4 ve Almanya'da yüzde 47,2 olduğu görülüyor. Eski sosyalist ülkelerde yüzde 90'ların üzerine çıkan oranlar, bu ülkelerle karşılaştırıldığında dikkat çekici bir farklılık oluşturuyor. SSCB ve önceki yıllarda sosyalizm ile yönetilen ülkelerin kamucu planlama ile inşa edilen konut stokunun ortaya koyduğu bu tarihsel miras öncülünde, konutun kamusal bir ihtiyaç olarak karşılanmasının uzun vadeli etkileri açıkça görülüyor. Söz konusu etkiler, barınmanın piyasa ilişkilerine terk edildiği Türkiye ve kapitalizmin amiral gemisi ülkeleriyle ise belirgin bir karşıtlık oluşturuyor. Karşıtlık, kamucu konut planlaması ile piyasaya terk edilen konut arzının ne ifade ettiğini anlamak açısından yeterli bir veri sağlıyor.
Bu örnekler, İstanbul'daki sorunun yalnızca sel güvenliğine ilişkin bir yapı standardı meselesi olmadığını ortaya koyuyor. Bir yanda bodrum katların konut olarak kullanılmasına izin veren ve onları kira piyasasının parçası haline getiren düzenlemeler, diğer yanda güvenli bir eve erişebilmek için gelirinin büyük bölümünden vazgeçmek zorunda kalan emekçiler bulunuyor.
Dolayısıyla asıl mesele yalnızca bodrum katlarda yaşamayı yasaklayan ve sistem içerisinde yönetmeliklerle halledilebilecek bir mevzuat düzenlemesi değildir. Mesele, emekçilerin bu konutlarda yaşamaya mecbur kalmadığı, sağlıklı, risksiz, insanlığa yaraşır bir barınma düzeninin kurulmasıdır.