İktidarın işlevli kalemlerinden Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül, 13 Ekim tarihli köşe yazısında Yemen’deki Ensarullah hareketi ile IŞİD’i bir tutarak mezhepçi provokasyonlarına bir yenisini ekledi. Karagül’e göre IŞİD’in Irak ve Suriye’de üstlendiği görevin aynısını Ensarullah, Suudi Arabistan’a karşı üstleniyor. İsrail ile İran arasındaki savaş ise bu gerçeği görmemizi engelleyen, zihinleri karıştıran bir etken. Karagül, İsrail’in ABD ile oluşturduğu, oldukça yerinde bir adlandırmayla, Epstein Koalisyonu’nun İran’a yönelik saldırganlığını böylece görünmez kılıyor. Nitekim Afganistan ve Irak’ın işgallerinden de söz ettiği yazısında ABD’nin adı, Suudi Arabistan’ın Amerikancı ve İsrailci olmakla suçlanarak parçalanmaya çalışıldığını öne sürdüğü bir cümle dışında bir kez bile geçmiyor.
Karagül’ün anlatısına göre bölgede yaşanan işgallerin, savaşların ve ülkeleri parçalamaya yönelik girişimlerin arkasında bir “üst akıl” bulunuyor. Bu üst akıl, bölge ülkelerini parçalamaya yönelik planlarını hayata geçirirken halkları da mezhep çatışmalarıyla oyalıyor. Türkiye’ye karşı onlarca yıl PKK’yı, Irak ve Suriye’ye karşı IŞİD ile YPG’yi kullanan üst akıl, şimdi de Suudi Arabistan’a karşı Ensarullah’ı kullanıyor.
Karagül bu üst aklın kim olduğunu söylemiyor. Ancak ne kadar üstte bir akılsa Ortadoğu’yu hedef alan emperyalist müdahalelerin yarattığı yıkımın içinden doğan IŞİD’i, Suriye’nin parçalanması sürecinde federasyoncu bir siyasi çizgi benimseyerek ABD ile müttefiklik yapan ancak bugün açıkça ortada bırakılan YPG’yi ve 2015’ten bu yana bir yandan Suudi Arabistan’ın doğrudan desteklediği güçlerle, diğer yandan ABD ve İngiltere’nin yoğun hava bombardımanlarıyla mücadele eden Ensarullah’ı aynı anda kontrol edebiliyor!
Üstelik Ensarullah, 7 Ekim sonrasında İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı Filistin direnişine doğrudan destek veren, İsrail’i füzelerle hedef alan ve Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı deniz taşımacılığına karşı harekete geçen bir güç.
Karagül’ün üst aklı bununla da sınırlı değil. Ona göre “Batılı istilaya” karşı mücadele eden örgütler hızla yok edilirken bölge içindeki çatışmalara odaklanan örgütler korunup besleniyor. Karagül, bu iddiasına örnek olarak Irak’taki Haşd-i Şabi’yi gösteriyor. İddiaya göre Haşd-i Şabi, Irak içinde Sünnilerle savaştığı için korunuyor.
Peki, Karagül’ün sözünü ettiği “Sünniler” kim? Haşd-i Şabi’nin (Halk Seferberlik Güçleri), IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinin ardından 2014 yılında IŞİD’e karşı mücadele etmek üzere kurulduğunu hatırlatmak gerekiyor. Aralık 2016’da Irak Parlamentosunda kabul edilen yasayla resmî bir güvenlik kurumu hâline getirilen ve devlet bütçesine bağlanan Haşd-i Şabi, kuruluşundan bu yana ABD’nin baskısıyla karşı karşıya kaldı. Bugün de Vaşington yönetimi, Irak hükümetinin başına oturttuğu Zeydi’ye Haşd-i Şabi’nin tasfiye edilmesi için baskı yapıyor.
Dolayısıyla Karagül’ün mezhepçi anlatısında IŞİD’e karşı yürütülen mücadele, “Sünnilere karşı savaş” olarak sunuluyor. IŞİD ile Ensarullah’ı aynı kefeye koyan Karagül, IŞİD’e karşı savaşan güçleri ise mezhepçi bir çatışmanın tarafı olarak gösteriyor.
Yemen’e saldıran Suudiler masum, ülkesini savunan Yemenliler suçlu!
Karagül’ün hedefindeki asıl güç ise Yemen’deki Ensarullah hareketi. Karagül, Ensarullah’ın Suudi Arabistan’ı İran füzeleriyle vurduğunu, bu füzelerin ileride İsrail ve Batılı güçlerin çıkarları doğrultusunda başka ülkeleri de hedef alabileceğini ileri sürüyor.
Ensarullah’ın İran’ın bölgedeki önemli müttefiklerinden biri olduğu ve İran’dan destek aldığı biliniyor. Ancak Karagül’ün utanmazlığı, bu füzelerin Filistin direnişine destek olmak amacıyla İsrail’i de defalarca hedef aldığını gizlemesinde yatıyor. Yemen, 7 Ekim sonrasında Filistin direnişine doğrudan askerî destek veren tek Arap ülkesi oldu. Karagül ise bu gerçeği görmezden gelmekle kalmıyor, Yemenli güçlerin füzelerinin gelecekte İsrail füzelerine de yol gösterebileceğini ima ediyor.
Karagül’e göre Ensarullah tasfiye edilmeli ve “Yemen yönetimi” altında kalmayı kabul etmeli. Oysa Karagül’ün ısrarla “Husiler” diyerek küçültmeye çalıştığı Ensarullah güçleri, Yemen’de geniş bir koalisyonu temsil ediyor. Başkent Sana dâhil olmak üzere ülke nüfusunun yüzde 80’inden fazlasının yaşadığı bölgeleri kontrol ediyor. Eylül ayında Suudi destekli güçlere karşı sağlanan ilerleyiş de Ensarullah’ın kontrolündeki bölgeleri daha da genişletti. Suudi Arabistan’ı son günlerde köşeye sıkıştıran gelişmelerin arkasında da bu ilerleyiş bulunuyor.
Karagül’ün “Yemen yönetimi” olarak adlandırdığı oluşum ise Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun desteğiyle ayakta tutulan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanındığı için “meşru” olarak anılan hükümet. Bu sözde meşru hükümet bugün Yemen’i Riyad’da kendilerine tahsis edilen otel odalarından yönetiyor! Dolayısıyla Karagül’ün “Husiler tasfiye edilsin” çağrısı, gerçekte Yemen’in bağımsızlıkçı iradesinin tasfiye edilmesi anlamına geliyor.
Karagül, Suudi Arabistan’dan sanki Yemen’deki savaşın tarafı olmayan, hiçbir gerekçe olmaksızın saldırıya uğrayan masum bir ülkeymiş gibi söz ediyor. Oysa 2015 yılında Yemen’e karşı başlatılan askerî müdahalenin başını bizzat Suudi Arabistan çekiyordu. Karagül’ün bugün İsrail ve İran’la birlikte bölgedeki parçalanmışlığın sorumluları arasında saydığı Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de bu koalisyonun önemli üyelerinden biriydi. Yemen’deki çıkarları çatışmaya başlayınca Suudi Arabistan ile BAE’nin yolları ayrıldı. Suudiler, Emirlikleri Yemen’den uzaklaştırdı ancak şimdi kendileri zor durumda ve destek arıyorlar.
Yıllarca Yemen’i birlikte bombalayan, binlerce Yemenlinin hayatına mal olan ve milyonlarcasının yaşamını altüst eden bu iki ülkenin Yemen’deki yıkımdaki sorumluluğu ortada duruyor. Karagül ise bu gerçekleri bir kenara bırakarak Suudi Arabistan’ı parçalanmaya çalışılan masum bir ülke, Ensarullah’ı da bu parçalanma planının uygulayıcısı olarak göstermeye çalışıyor.
Böylece 2015’ten bu yana devam eden savaşın saldırgan tarafı mağdur, ülkesini savunan Yemenli güçler ise saldırgan ilan ediliyor. Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik müdahalesi görünmez kılınırken Ensarullah’ın Suudi hedeflerine yönelik misilleme saldırıları bölgeyi parçalamaya yönelik büyük bir komplonun parçası olarak resmediliyor.
Kâbe’ye saldırı yalanına sarılan mezhepçi provokasyon
Karagül, yazısını şu sözlerle bitiriyor: “Kudüs’ü savunuyoruz diyerek Kabe’ye saldırının kapılarını açan hiç kimse masum olamaz. Ve bizi buna kimse ikna edemez. Kimse de bu işe mezhep kimliği ile haklılık gerekçesi üretemez.”
Bu ifadelerdeki birkaç sözcüğün yeri değiştirildiğinde Karagül ne kadar da haklı: Kâbe’ye saldırıldığı yalanıyla kendisini haklı göstermeye çalışırken arka planda bir ülkeyi darmadağın etmek için 12 yıldır elinden geleni ardına koymayanlar, üstelik bütün bunları ABD’nin desteğiyle yapanlar elbette masum olamaz. Mezhep kimliklerini de bu saldırganlığa haklılık gerekçesi olarak sunamazlar.
Karagül’ün yazısında yaptığı tam da bu. Yemen’e yönelik Suudi müdahalesinin yarattığı yıkımı görmezden gelirken Ensarullah’ın saldırılarını İslam’ın kutsal mekânlarına yönelmiş bir tehdit olarak sunuyor. Filistin direnişine verilen desteği itibarsızlaştırmak için Kudüs ile Kâbe’yi karşı karşıya getiriyor. Böylece mezhepçiliğe karşı çıktığını iddia ederken mezhepçi bir provokasyonun sözcülüğünü üstleniyor.
Karagül’ün “üst aklı” ve AKP’nin tehlikeli Yemen politikası
Karagül, yazısında Ortadoğu’yu parçalamaya çalışan “üst akla” karşı Türkiye’nin kendi üst aklını harekete geçirmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre Türkiye, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya uzanan geniş bir coğrafyanın yol göstericisi konumunda. Bölge ülkelerinin de bu akla yönelmesi gerekiyor.
Ancak Karagül’ün Türkiye’ye biçtiği rol, AKP iktidarının bölgedeki mevcut politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde ülkemiz için oldukça tehlikeli bir anlam kazanıyor. AKP iktidarı, 12 yıldır komşusu Yemen’e karşı savaş yürüten ve İran’a yönelik saldırganlık nedeniyle topraklarındaki ABD üsleri hedef hâline gelen Suudi Arabistan’la bir “savunma anlaşması” imzalayarak Türkiye’yi Yemen’e karşı tehlikeli bir savaşa dâhil olma riskiyle karşı karşıya bırakmış durumda.
Üstelik bütün bunlar, Karagül’ün yazısında adını anmaktan özenle kaçındığı ABD’nin bölgeye yönelik stratejisiyle tam bir uyum içinde gerçekleşiyor. ABD, Ortadoğu’dan kontrollü biçimde çekilmeyi hedeflerken bölgedeki çıkarlarını koruyacak ve temsil edecek aktörlere daha fazla alan açma stratejisini uyguluyor. Bu aktörlerin kendi aralarında yakınlaşarak Vaşington’un bölgesel çıkarlarına daha etkili biçimde hizmet etmeleri ise ABD açısından ayrıca tercih edilir bir durum. Karagül’ün mezhepçi çarptırmalarının ardında gizlediği işbirlikçilik de böylece gün yüzüne çıkıyor.