Özgür Tekin
AKP iktidarının önderliğinde yürütülen karşı devrimci saldırının son adımı “mutlak butlan” kararı oldu. Ana muhalefet partisi konumundaki CHP’nin genel başkanı ve yönetimini atama yoluyla belirleme çabası, karşı devrim iktidarının aklındaki halksız siyaset modeline ilişkin önemli ipuçları sunuyor.
Türkiye’de karşı devrim süreci yalnızca belirli siyasal aktörlerin tasfiyesiyle ilerlemiyor. Aynı zamanda siyasal alanın halk müdahalesinden arındırılması ve siyasetin giderek devlet içi bir düzenleme faaliyetine indirgenmesi üzerinden derinleşiyor. Seçimler, partiler ve parlamentolar varlığını sürdürse de siyasal karar alma süreçleri toplumsal basınçtan mümkün olduğunca yalıtılmış halde yeniden düzenleniyor. Böylece siyasal alan hizipler arası bir denge ve yönetim mekanizmasına indirgeniyor. Halk ise bu denklemde giderek edilgen bir izleyici konumuna itiliyor.
Geniş halk kesimlerini ikna edemeyen iktidar bloku, çareyi bunları temsil etme iddiasındaki siyasi aktörlere yönelik düzenleyici hamlelerde buluyor. Bunun için yalnızca yargı eliyle gerçekleştirilen siyasi operasyonlarla girişilen tasfiyeleri değil, aynı zamanda normalleşme, çözüm, barış gibi çeşitli süreçler adı altında bu siyasi aktörlerin elitlerine yönelik bir kapsama umudunun yaratılmasını da araç olarak kullanılıyor.
Kapsama ve tasfiye ikilisi yalnızca muhalefet alanına yönelik araçlar değil. Aynı zamanda iktidar blokunun kendi partilerarası ve parti içi dengelerini sağlarken de benzer mekanizmaları sıklıkla kullandı.
Farklı türde araçları kullanılabilir kılan temel olgu, düzen siyasetinde uyum ve çatışmanın eş zamanlı biçimde var olabilmesi. Düzen siyasetinin aktörleri arasındaki gerilim, çoğu zaman programatik karşıtlıklardan kaynaklanmıyor. Bu durum, farklı düzen aktörleri arasındaki uyumlu hareket etme potansiyelini güçlendiren bir faktör olarak öne çıkıyor. Öte yandan, toplumsal yapının sahip olduğu çelişkiler yine siyasal alan ve siyasal aktörler üzerinde biriktiği ölçüde bir çatışma potansiyeli yaratıyor.
Düzen siyasetinin bütününde ortak bir zemine yaslanma ve çatışmanın eş zamanlı varlığını kavramamız yalnızca Türkiye siyasetinde bu dönemde olup bitenleri değil, kapitalist toplumlarda siyasal alanı kavramamız için kritik bir önem taşıyor.
Siyasal alanın tüm düzlemlerinde etkisini hissettiren gerilim ve çatışma halinin kökeninde ise yine dışlanmaya çalışılan çelişki ve gerilimlerin kendisini farklı düzlemlerde dışa vurması yatıyor. Bastırılmaya çalışılan toplumsal çelişkiler, siyasal alanın farklı düzlemlerinde yeniden ve daha sert biçimlerde ortaya çıkıyor.
En berrak halini iktidar blokunda gördüğümüz halksızlaşmış siyaset yöneliminin köklerinde siyasetçilerin kişisel tercihleri değil, günümüz kapitalizminin açmazları var. Düzen siyasetinin bütününde halkın talep ve beklentilerine yanıt üretme kapasitesinin aşınması, içinden geçtiğimiz dönemin temel karakterini ifade ediyor.
İktidar bloku, elindeki siyasal güce yaslanarak yönetemediği talep ve beklentileri bir bütün olarak görmezden gelmeye çabalıyor ve bunun için siyasal alanın daraltılmasına dayalı bir stratejiyi izliyor.
Öte yandan, düzen muhalefeti de bütünlüklü bir halkçı politika ve talepler dizgesine yaslanmadığı ölçüde iktidarın saldırıları karşısında yanıt verme kapasitesini aşındırıyor. Umutlar, iktidar blokunun ve devlet mekanizmasının içindeki fikir ayrılıklarına, uluslararası ve yerli sermaye kesimlerinin ikna edilmesine ve emperyalist merkezlerin iktidara sırtını dönmesine bağlandıkça halkçı politikaların yaratılması zorlaşıyor. Halka izleyici konumunun biçildiği bu denklemde sonuç çoğunlukla umutların boşa çıkması oluyor.
Benzer biçimde, iktidar cephesinin geri adım atmak durumunda kaldığı tüm uğrakların ana karakterini de halkın sahnede olması oluşturuyor. Bu durumun en yakın örneğini 19 Mart sürecinde gördük. 19 Mart süreci sonrasında iktidarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atama ve mutlak butlan gibi adımları atmakta tereddüt etmesine yol açan temel faktör de gençlerin, kadınların ve emekçilerin meydanları doldurmasıydı.
Halkın bir aktör olarak sahnede olması, iktidar blokunun iç gerilimleri üzerinde yaptığı çarpan etkisiyle karşı cepheyi sarsma ve dağıtma potansiyeli taşıyan ana olgu. Keza halkın denklemde olmaması veya siyasal aktörler tarafından yalnız bırakılması da karşı devrimci saldırıların başarıya ulaşmasının ön koşulu.
Bu nedenle bugün temel mesele yalnızca mevcut saldırıları püskürtmek değil, siyasal alanı yeniden halkın doğrudan müdahalesine açacak örgütlü bir toplumsal hattın yaratılması. Düzen siyasetinin dar sınırları içerisinde çözülemeyen kriz, ancak halkın bağımsız siyasal özne olarak sahneye çıkışıyla aşılabilir.





