12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 46 yıl geçti. Aradan geçen 46 yıla rağmen ABD emperyalizminin Türkiye'deki karşı-devrimci dönüşümdeki rolü, her geçen gün kendisini daha fazla dayatan siyasal bir gerçeklik olarak gösterirken, Birikim dergisi bu bağlantının simgesi haline gelen sözü hedef alan bir yazıya yer verdi. Ayça Alemdaroğlu'nun derginin Eylül sayısında yayımlanan "'Bizim çocuklar' miti ve Paul Henze arşivinde 12 Eylül" başlıklı yazısı, eski CIA Ankara istasyon şefi ve darbe sırasında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Türkiye'den sorumlu Paul Henze'nin Stanford'daki arşivine dayanıyor.
Alemdaroğlu, yazının açılışında "Bizim çocuklar yaptı" sözünü "kırk yıldır dönüp dolaşıp çarptığımız ezber" ve "kolaycı bir açıklama" olarak niteliyor. Arşivde Henze'nin ya da Amerikan yönetiminin generalleri darbeye yönlendirdiğine dair bir kanıt bulamadığını belirten yazar, sözün "mitik" bir hafıza kalıbına dönüştüğü sonucuna varıyor.
“Bizim çocuklar” bir mit mi, emperyalizmin tarihsel gerçekliği mi?
Alemdaroğlu yazısında aslen sözün kendisi inkar etmeyerek; “Ortada bütünüyle sonradan uydurulmuş bir ifade yoktu. Mitik olan, sözün varlığından çok zamanla kazandığı anlamdı” diyor. Bahsedilen “mitik” unsur, ilk bakışta tarihsel bir anlatının doğruluğunu sorgulayan “akademik bir titizlik çabası” olarak yoruma açık bir pozisyon gibi kendisini gösterse de, söz konusu “akademik titizlik çabasının” nihayetinde yarattığı siyasal sonuç, ABD’nin Türkiye’de kapladığı geniş siyasal alana masumluk atfeden bilindik liberal anlatıya ve bu siyasal alanın kendisine de meşruluk veren bir zeminin inşa edilmesine geniş bir kapı aralıyor.
Öncelikle sözün bilinen hikayesine dönerek, yazının gerçeklikle kurduğu asimetrik ilişkiye biraz daha yakından bakalım:
- Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın 1984'te yayımlanan "12 Eylül Saat: 04.00" kitabına göre, 12 Eylül günü Beyaz Saray Durum Odası'ndaki görevli darbe haberini Henze'ye "Your boys have done it", yani "Senin çocuklar yaptı" diyerek verdi.
- Henze, 1997'de kayda alınan röportajında, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin nöbetçi masasından arayan kişinin "The boys in Ankara did it", yani "Ankara'daki çocuklar yaptı" minvalinde bir şey söylediğini anlattı.
- Henze 2003'te ise Başkan Carter'a "Bizim çocuklar başardı" demediğini, bunun "tümüyle bir efsane, mit" olduğunu ve Birand'ın uydurduğunu söyledi.
Alemdaroğlu'nun yazısı bu zincirin yalnızca ortadaki halkasına yer veriyor. Birand'ın 1984'teki ilk aktarımından ve Henze'nin 2003'teki inkârından söz etmiyor. Oysa en erken aktarımdaki "Senin çocuklar yaptı" ifadesi, Beyaz Saray'daki bir görevlinin darbeci generalleri, CIA'in eski Ankara istasyon şefinin "çocukları" olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Yazı bu konu da kendi içinde bir tutarlılığa sahip değil. Bir yerde Henze'nin Birand'a sözün "Ankara'daki çocuklar yaptı" minvalinde olduğunu söylediğini yazarken, sonuç bölümünde Henze'nin anlattığına göre darbe gecesi telefon trafiğinde "bizim çocuklar" ifadesinin geçtiğini belirtiyor.
Zira, Henze'nin itirazının da sözün varlığından ziyade ayrıntısına, yani, sözü kimin, kime, hangi kelimelerle söylediğine yönelik olduğu anlaşıyor. Fakat bu itiraz da sağlam bir zemine dayanmıyor. Birand'ın anlatımı 1984'ten beri kamuoyundayken Henze bunu ancak yıllar sonra düzeltmeye girişiyor ve kayıtlı röportajındaki ifadelerinde de bir kesinlik gösteremiyor. Henze Carter'a ne dediğini "tam olarak hatırlayamadığını", nöbetçi görevlinin "bu minvalde bir şey" söylediğini anlatıyor. Bu bağlamda kendi sözlerini hatırlamadığını açıkça kabul eden birinin belleğine dayanan bir düzeltme girişimi sadece bu dolayımdan hareketle bile karşı anlatıyı çürütmek için zayıf bir kanıt.
Diğer taraftan Henze'nin 2003'te sözü "Birand'ın uydurduğunu" söylemesi de kendi içinde çelişkili bir yan barındırıyor. Henze'nin kendi anlatımına göre bile darbe gecesi Beyaz Saray'daki generallerin, 12 Eylül Darbesi’ni yapan TSK unsurları için "çocuklar" olarak nitelenen bir sözü söylediklerini anlayabiliyoruz. Eğer Birand gerçekten uydurduysa, uydurduğu sözün Henze'nin bizzat doğruladığı bir sözle neredeyse aynı olması da pek beklenebilir bir durum değil. Birand en fazla Henze'den dinlediği bir sözü zaman içinde sadeleştirerek aktarmış olabilir fakat sözün kaynağının da Henze olduğu açık. Alemdaroğlu ise iki tanıklıktan Henze'ninkini, üstelik yalnızca onun daha geç ve belirsiz versiyonunu esas alarak bir yeni anlatı kurmaya çabalıyor.
Dolayısıyla ilgi yazı, eksiltili bir şekilde işaret ettiği emperyal ilişki ağının tarihsel ve siyasal mahiyetini merkeze alınmak şöyle dursun, onu toplumsal hafızada üretilmiş bir “mit” düzeyine indirgeyerek var olan ilişki ağını da yok saymayı tercih ediyor. Bu tercihin sonucunda, ABD istihbaratı ile Türkiye’deki askeri kadrolar arasında kurulan emperyal nüfuz ve bağımlılık ilişkileri görmezden geliniyor ve ABD’nin farklı coğrafyalarda cuntaları örgütlemesi, darbelerin desteklemesi ve siyasal müdahalelerin hayata geçirilmesinde üstlendiği tarihsel rol de herhangi bir atfa değer görülmüyor. Üstelik bütün bu tarihsel momentlerle örülü emperyal sicile rağmen, ABD’nin “küresel demokrasi savunuculuğu” söylemiyle müdahaleci pratiği arasındaki tarihsel çelişki de yine söz konusu tercihin sonucunda sümen altı edilerek, bu iki olgunun yan yana düşünülemeyeceği yönündeki temelsiz varsayımlara dolaylı bir alan kazandırılmış olunuyor. Bu alan tabi ki edilgen ve kendiliğinden yön kazanan rastlantısal tercihler silsilesi ile değil, yazarın içinde bulunduğu ideolojik kompozisyonun çerçeveleri ile somutluk kazanıyor.
Böylelikle Birikim dergisi üzerinden yapılan şey, emperyalizminin Türkiye’deki nüfuzu tüm yapılarıyla ortadayken akademik titizlik görünümü altında ABD’ye masumluk atfetmek oluyor. Darbeler, cuntalar ve askeri bağımlılık ilişkileriyle örülü emperyalizmin kanlı tarihsel sicil görülmezken, ABD’nin sorumluluğunu ortaya koyan siyasal olgular da hedef alınıyor. Dolayısıyla Birikim’in sayfalarında emperyalist müdahalelerin suçlarını değil, onları teşhir eden tarihsel anlatıları sorgulayan satırları okurken buluyoruz kendimizi.
Alemdaroğlu’nun arşiv bulguları ABD’nin 12 Eylül'deki rolünü açıklamak için yeterli mi?
ABD’nin 12 Eylül darbesindeki rolü, tekil arşiv kayıtlarının ötesinde, tarihsel ve siyasal ilişkiler bütünü içinde ele alınmayı gerektiriyor. Ancak yazı, bu bütünü göz ardı ederek tek bir ismin kayıtlarından hareketle genel sonuçlara ulaşmayı tercih ediyor ve ABD’nin darbedeki rolünü aklamaya varan yöntemsel bir açmaza sürükleniyor. Bu çerçevede, söz konusu tarihsellik ve ilişki ağına dair Alemdaroğlu’nun arşiv bulgularına devam edelim:
- Henze, darbeden bir yıl önce Ulusal Güvenlik Danışmanı Brzezinski'ye "Türkiye'yi yanımızda tutmak istiyorsak, şimdiye kadar yaptığımızdan çok daha fazlasını yapmak ve daha yüksek bir bedel ödemek zorundayız" diye yazmıştı.
- Darbecilerden Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, darbeden yaklaşık bir ay önce Vaşington'a geldi. Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın Henze'ye anlattığına göre ziyaret, Şahinkaya darbeden önce Türkiye'ye dönebilsin diye özellikle öne çekilmişti. Şahinkaya, Elekdağ'a darbenin geleceğini bildirdi.
- Henze'nin Birand'a anlattığına göre Vaşington, generalleri caydırmaya çalışmadı. Henze bunun için "şükürler olsun" diyor.
- Darbenin ertesi günü Elekdağ, Henze'den yaşananların "Amerikan çıkarlarına hiçbir şekilde aykırı olmadığının" yönetimde anlaşılmasını sağlamasını istedi. Henze ona basınla nasıl temas kuracağını tavsiye etti ve sözlerini Brzezinski'ye iletti. Brzezinski de bunları Başkan Carter'a götürdü. Dışişleri Bakanlığı ise "darbe" kelimesinden kaçınıp "yönetimi devralma" ifadesini kullanmayı telkin etti.
- Henze aynı gün günlüğüne, darbeden "büyük bir memnuniyet" duyduğunu ve müdahalenin 24 Ocak kararlarıyla başlayan neoliberal reformların sürmesini, yabancı sermayenin Türkiye'ye güvenini temin edeceğini yazdı.
- Henze, solun ve işçi sınıfı hareketinin 24 Ocak programına direncini " Sovyetler Birliği tarafından desteklenen, giderek tırmanan bir terör kampanyası" olarak niteledi, Türkiye'nin Sovyetler Birliği tarafından istikrarsızlaştırıldığını savundu.
- Henze, ülkücü tetikçi Mehmet Ali Ağca'yı "Bulgar istihbaratının ve dolayısıyla KGB'nin yönlendirdiği bir tetikçi" diye tanımlayarak Ağca'nın 1981'deki Papa suikastının suçunu da Bulgaristan ve Sovyetler Birliği'ne attı. Doğu Bloku'nun çözülüşü sonrası açılan arşivlerde hiçbir işaret bulunamayan "Bulgaristan bağlantısı" tezi, Henze'nin 12 Eylül cuntasını her koşulda savunma ısrarının ürünüydü.
- Henze, darbeden sonra işkence ve idamlara rağmen cuntayı Batı kamuoyunda "Demokrasiyi kurtardılar" diyerek savunmayı sürdürdü. Cunta da onu rejimin hedeflerini Batı'ya anlatacak "gerçek bir dost" olarak gördü.
- Cunta yönetimi sona erdikten sonra da Henze, 12 Eylül'ün işkence suçlarını savunmayı sürdürdü. 1985'te Adalet Bakanlığı'nın "Türkiye'de Teröristlerin Rehabilitasyonu" sempozyumuna sunduğu bildiride psikolojik test ve mülakat verileri ile güvenlik dosyalarının "terörizmi inceleyen araştırmacılarla" paylaşılmasını önerdi. Sempozyumun katılımcıları arasında "aşırılıkçılığı" bir psikiyatrik rahatsızlık ürünü olarak gören ve kendisi de 12 Eylül dönemi siyasi tutuklulara rızaları alınmadan kimi testler ve farmakolojik uygulamalar yapmakla suçlanan psikiyatrist Turan İtil de vardı.
Yazının "mit" ilan ettiği şey, aslen sözün kendisi değil. Mit ilan edilen şey, daha çok 12 Eylül generalleriyle Vaşington arasındaki bağımlılık ilişkisi. Oysa bir sözün mit olarak nitelenebilmesi için, temsil ettiği ilişkinin de asılsız olması gerekir. 12 Eylül generallerinin Vaşington'la ilişkisi ise doğrudan kayıtlı bir tarih niteliği taşıyor. NATO üyeliği, Amerikan askeri ve mali yardımı, istihbarat işbirliği ve kontrgerilla yapılanması bu ilişkinin maddi temellerini oluşturuyor. Nitekim Bülent Ecevit, 1974'teki başbakanlığı sırasında Özel Harp Dairesi'nin giderlerinin o zamana kadar ABD tarafından karşılandığını ve dairenin Amerikan Askeri Yardım Heyeti ile aynı binada bulunduğunu öğrendiğini aktarmıştı. Bu tanıklık, kontrgerilla yapılanmasının ABD ile ilişkisinin yalnızca siyasal değil, doğrudan mali ve örgütsel bir boyut da taşıdığını gösteriyor.
Aynı zamanda Alemdaroğlu'nun yöntemsel bir açmazı da yine bu bulgular ışığında saptanabiliyor. Yazının Paul Henze'nin darbenin kesin zamanlamasını bilmediğine ilişkin günlük kayıtlarına verdiği ağırlık ve başka herhangi bir ilişki kümesine uzatılmayan araştırma odağı bu açmazın en büyük halkasını oluşturuyor.
Henze'nin kendi günlüğünde müdahaleden haberdar olmadığını belirtmesi, Vaşington’un darbedeki rolünü açıklamak bakımından yeterli, güvenilir ve belirleyici bir veri olma niteliğinden uzak. Üstelik bu kaydın güvenilir bir kaynak olarak kabul edilmesi de Henze'nin darbe sürecindeki konumu ve sonrasındaki tutumundan bağımsız değerlendirilemez. Zira söz konusu kişi, Türkiye'deki ABD istihbarat faaliyetlerinde görev almış, darbe sonrasında cuntayı açıkça savunmuş ve askeri rejimin uluslararası meşruiyetinin sağlanması için çalışmış bir isim. Yalnızca bu konumu ve tutumu dikkate alındığında bile Henze'nin, ABD'nin darbedeki rolünü perdelemek ve Vaşington'u sorumluluktan uzak göstermek amacıyla müdahaleden haberdar olduğunu inkâr etmiş olabileceği ihtimali göz ardı edilemez.
Zira ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yayımladığı belgeler, Türkiye'deki ABD Askeri Yardım Misyonu'nun başındaki yetkilinin müdahaleden önceden haberdar edildiğini, darbenin hemen ardından ise Vaşington’un cuntaya askeri ve ekonomik desteğini sürdürdüğünü ortaya koyuyor.
Soğuk Savaş'ın darbeler tarihi ve ABD emperyalizmi
Yazının bütününde, 12 Eylül'ün ABD'nin Soğuk Savaş boyunca izlediği müdahaleci politikayla ilişkisine dair bir karşılaştırma yer almıyor. Oysa 1954'te Guatemala'da Jacobo Árbenz hükümeti CIA'in örgütlediği PBSUCCESS operasyonuyla devrildi. 1964'te Brezilya'da João Goulart'ı deviren darbe Vaşington'un desteğini aldı ve ABD, "Brother Sam Operasyonu" kapsamında darbecilere askeri destek sağlamaya hazırlandı. 1973'te Şili'de Salvador Allende'nin devrilmesine uzanan süreçte CIA, muhalefeti finanse ederek doğrudan rol oynadı. Türkiye gibi NATO üyesi Yunanistan'da 1967'de iktidarı ele geçiren Albaylar Cuntası da Vaşington'la ilişkilerini sürdürdü.
Darbelerin örgütlenme biçimleri ülkeden ülkeye değişse de ortak hedef her coğrafyada aynıydı. Güçlenen işçi sınıfını ve toplumsal muhalefeti bastırarak emperyalist çıkarlarla uyumlu yönetimleri iktidarda tutmak ya da onları iktidara taşımak. Yazıda geçtiği haliyle Henze’nin darbe günü neoliberal reformların ve yabancı sermayenin güvencesi üzerine düştüğü not, 12 Eylül'ün de bu hedefle bakıldığı bir dönemin ürünü olduğunu gösteriyor.
Bir sözün ötesinde bizim çocuklar
Alemdaroğlu'nun yazısında ortaya koyduğu belgeler dahi Henze'nin 12 Eylül rejimini açıktan savunduğunu, cuntanın meşrulaştırılmasında rol üstlendiğini ve askeri müdahaleyi ABD'nin siyasal, ekonomik ve sınıfsal çıkarları açısından olumlu değerlendirdiğini gösteriyor. İlaveten her ne kadar yazıda darbenin örgütlenmesinde ABD’nin bir “gizli emir” belgesi bulunmadığı ispat edilmeye çalışılsa da, 12 Eylül'deki ABD rolüne dair tartışmanın özü hiçbir zaman tek bir emir belgesi de olmadı. Tartışma bu bağlamda salt “akademik titizlik” ve belgecilik görünümü ekseniyle tarihsel hafızada yer edinen bir sözü çürütmek olarak esas kazandırılmaya çalışıldığı için, iddia edilen şey bir yerden sonra ABD’nin 12 Eylül’deki rolünden, bu rolün nasıl hatırlandığına kaydırılmış oluyor. Kaldı ki bu bilinçli tercih bile, ABD emperyalizmine herhangi bir sorumluluk atfetmeyen liberal tarih anlatısının somut karşılığı olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle böylesi bir yaklaşım, ABD’nin 12 Eylül’e giden süreçte ve darbenin kendisindeki siyasal sorumluluklarını görmezden gelerek örtük bir aklama çabasına dönüşüyor.
Kuşkusuz bu yaklaşımın Birikim dergisinde kendisine yer bulması da bir tesadüf değil. Derginin siyasal angajmanı, emperyalist bağımlılık ilişkilerini ve sınıf mücadelelerini tarihsel çözümlemenin belirleyici unsurları olmaktan çıkaran bir anlayışla uzun süredir varlığını koruyor. Alemdaroğlu'nun yazısı da bu siyasal hattın 12 Eylül üzerinden yeniden üretilmesinin çarpıcı bir örneği. Bütünü parçalarına ayırarak tarihsel gerçekliği siyasal içeriğinden arındıran bu yöntem, tekil bir belgenin varlık/yokluk meselesini emperyalist müdahalenin bütünlüklü olarak kavranmasının önüne koyuyor. ABD'nin darbecilerle kurduğu doğrusal ilişkileri inkar ederek, bu ilişkilerin emperyalist niteliğini bilinçli olarak görmeden ve tarihsel sorumluluğu bilinçli bir şekilde tartışmalı hale getirmeye çalışan bir anlatının çıktıları emperyalizmin ülkemize biçtiği bağımlılık ilişkilerini meşrulaştırmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Sonucunda da ortada sadece emperyalizmin tarihsel pratiğini görünmez kılmaya elverişli bir siyasal bakış açısı kalıyor ve Alemdaroğlu'nun yazısının Birikim'in yayın çizgisiyle buluştuğu nokta da tam olarak burada kesişiyor.
Tüm bu çabalara rağmen 12 Eylül'ün ABD emperyalizmiyle ilişkisi, Alemdaroğlu’nun “mit” tartışmasına sığmayacak kadar gerçektir. ABD desteğiyle finanse edilen ve donatılan kontrgerilla yapılanmaları, NATO üzerinden kurulan askeri bağımlılık ve sözde “Sovyet tehdidi” karşısında seferber edilen geniş askeri, mali ve istihbari olanaklar, bu ilişkinin maddi temellerini oluşturmaktadır. Bütün bu tarihsel gerçeklik ortadayken ABD emperyalizminin müdahalelerini değil, bu müdahaleleri teşhir eden tarihsel hafızayı ve somut siyasal olguları sorgulamak ise emperyalizminin karşıdevrimci sicilini akademik bir tartışmanın gölgesinde aklamaktan başka bir şey ifade etmemektedir.