Türkiye ekonomisinde sınırlı da olsa gevşeme işaretleri belirginleşiyor. Merkez Bankası'nın bankaların likiditeye erişimini kolaylaştıran düzenlemeleri, KOBİ kredilerindeki büyüme sınırını yükseltmesi ve alışverişte taksit sınırlarına ilişkin düzenlemeler, bu yöndeki adımlar arasında yer alıyor.
Ekonomi yönetiminin önünde küresel belirsizlikler başta olmak üzere çok fazla zorluk olmasına rağmen bu arayışın siyasi takvimle ilişkisi de göz ardı edilmemeli.
TCMB, 17 Eylül'de haftalık repo ihaleleriyle sağlanacak fonlama miktarı ile ilgili yaptığı teknik değişikliklerle bankaların likiditeye erişimini kolaylaştırdı. 1 Ekim’de ise KOBİ kredilerinde büyüme sınırı yükseltildi ve TL zorunlu karşılıklarda bloke tesis oranları düşürüldü. Böylece kredi büyümesine ilişkin sınırlama bir miktar gevşetilirken bankaların likidite yönetimi de rahatlatıldı.
15 Ekim'de yayımlanan düzenlemeyle sıfır cep telefonlarında 12 ay taksit uygulanabilen fiyat sınırı 20 bin liradan 40 bin liraya çıkarıldı. Diğer birçok ürün grubunda taksit sınırlarının değişmesi ise Ticaret Bakanlığı yetkisine bağlandı. Böylece bakanlığın anlık kararlarla taksit sınırlamaları konusunda hızlı hareket edebilmesinin önü açıldı.
Son olarak Bloomberg, TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın Bangkok’ta yatırımcılarla yaptığı toplantıda Türk Lirası’ndaki değer kaybının hızlandırılmasına izin verildiğini söylediğini ileri sürdü.
Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde, ekonomide kontrollü bir finansal gevşeme arayışından söz etmek mümkün. Yine de tam bir seçim ekonomisi, Türkiye için kamu bankaları üzerinden ucuz konut, tüketici ve ticari kredilerin yaygınlaştırılması, vergi ve kamu borçlarına dönük aflar, sosyal yardım ve ücretlerde anlamlı sayılabilecek artışlar demek. Yani yukarıda anlattığımız adımların seçim amacı taşıdığını söylemek için henüz erken olsa da siyasi takvim göz önüne alındığında ekonomi yönetiminin harekete geçmeye başlaması da olası görülüyor.
Takvim işliyor
Cumhurbaşkanı danışmanı Mehmet Uçum, geçtiğimiz günlerde 2028 seçimlerinin mayıs yerine mart veya nisanda yapılmasının artık büyük ölçüde netleştiğini söylemişti. Burada da kahinlik yapıp seçimlerin 2027’de mi yoksa 2028’de mi olacağını tartışmanın çok büyük bir anlamı yok. Zaten seçimler planlandığı gibi 2028 ilk baharında yapılsa da zaten iktidarın yavaştan seçim ekonomisine başlaması gerektiği açık.
Yani Türkiye’de 2027’de yapılması planlanan bir erken seçimden bahsedemesek de iktidarın 2028 için de yavaştan muslukları açması gerekiyor. AKP iktidarı, yargı aracılığı ile iktidar yolunu temizlese bile gerek 2018, gerekse 2023 seçimlerinin kredi musluklarının açık olduğu, yüksek kur, değersiz TL ve düşük faiz ortamında kazandığının bilincinde.
Üstelik Türkiye 2023 seçimlerinden sonraki dönemi enflasyonla mücadele programı adı altında hem mali hem parasal sıkılaşma ile geçirdi. Yüksek faiz ortamı ve kredi musluklarının daralması, 2023 öncesi büyük genişleme ve kârlılık yaşayan sanayi ve inşaat başta olmak üzere pek çok sektörde ciddi bir durgunluğa sebep oldu.
Ayrıca kamu personelleri, asgari ücretli işçiler ve dolaylı olarak emekçi kesimin büyük bir bölümü, sözde enflasyonla mücadele gerekçesi ile düşük ücretlere mahkûm edildi ve çok ciddi geçim sorunları ile boğuşmak zorunda kaldı.
Türkiye ekonomisinin döviz ve enerji bağımlısı olduğu mevcut sistemde gevşeme hamlelerinin de bir bedeli var. Bu bedel, enflasyon ve hayat pahalılığının artmasının yanı sıra geçici rahatlamanın ardından yeni bir sıkılaşma ihtiyacının doğması ve ekonomik sorunların bir döngü halinde tekrarlanması oluyor. Üstelik savaş ortamında ve enerji krizi koşullarında ödenecek bedeller geçmiştekilerden çok daha ağır olabilir.
Ekonomi kısır döngüde
Son birkaç seçim döneminde görüldüğü gibi Türkiye ekonomisi, genişleme ve daralma arasında gidip gelen bir döngüye sıkışıyor. Seçim ekonomisiyle gelen gevşeme, şirketler yüksek kârlar elde ederken ithal enerjiye ve döviz girdisine bağımlı ekonomide maliyetleri ve hayat pahalılığını artırıyor. Ücretlilerin ve emeklilerin alım gücü ise aynı ölçüde artmıyor. Seçimlerin ardından yeniden sıkı para politikasına dönüldüğünde yüksek faiz, daralan kredi olanakları ve zayıflayan talep bu kez üretimi, istihdamı ve hane gelirlerini baskılıyor.
Son dönemde enerji fiyatlarındaki sıçramalar ve savaşların yarattığı belirsizlikler bu döngünün maliyetini daha da ağırlaştırıyor. Hem gevşeme hem de sıkılaşma dönemlerinde faturanın önemli bir bölümü geniş halk kesimlerine kesiliyor. Bir aşamada artan fiyatlar ücretleri eritirken diğer aşamada işsizlik ve gelir kaybı geçim koşullarını ağırlaştırıyor. Şirket kârlılığını ve kısa vadeli büyümeyi önceleyen bu düzenin temel sorunu, ekonomik genişlemenin toplumsal refaha kalıcı biçimde dönüşmemesi ve krizlerin maliyetinin yeniden emekçilerin üzerine yıkılması. Çözüm ise bu döngüyü kırmaktan geçiyor.