Türkiye bugün taban tabana zıt iki adalet manzarasına sahne oluyor: Bir yanda lüks ciplerle sokak ortasında çatışan çeteler, yurt dışından ülkeye uzanan kokain rotaları, mahalle aralarına kadar inen metamfetamin ticareti ve siyasi protokollerde ağırlanan mafya liderleri... Diğer yanda ise attığı bir tweet, haberleştirdiği bir yolsuzluk dosyası ya da sokak röportajındaki iki cümlelik eleştirisi nedeniyle sabah baskınlarıyla gözaltına alınan, adli kontrol kıskacına sokulan ve cezaevine gönderilen yurttaşlar...
Resmi adalet istatistikleri, sivil toplum raporları ve uluslararası suç endeksleri yan yana getirildiğinde ortaya çıkan tablo şu: Türkiye’de yargı, suçla ve çeteleşmeyle mücadele etmekten ziyade, iktidarın toplumu denetleme ve sindirme aracına dönüştü.
Türkiye’nin organize suç istatistiği
Cenevre merkezli Küresel Organize Suçlara Karşı Sivil Toplum Girişimi’nin (GI-TOC) yayımladığı Küresel Organize Suçlar Endeksi verileri, Türkiye’nin organize suç alanında 190’dan fazla ülke arasında ilk sıralarda yer aldığını ortaya koyuyor.
Türkiye, uyuşturucu maddelerin Avrupa ve Orta Doğu’ya transferinde kritik bir lojistik merkez haline geldi. Ülke içinde sentetik uyuşturucu ve metamfetamin kullanımının hızla yayılması ile her geçen gün derinleşen yoksulluk, mahalle düzeyindeki uyuşturucu çetelerinin kontrolsüzce büyümesine zemin hazırladı. Uyuşturucu ve ruhsatsız silah ticareti ile insan kaçakçılığı gibi suçları meslek edinen çeteler, büyükşehirlerin göbeğinde silahlı çatışmalara giriyor.
Siyasetin gölgesinde yeraltı dünyası
2020 yılında yürürlüğe giren ve kamuoyunda "örtülü af" olarak nitelendirilen infaz düzenlemeleriyle; organize suç örgütü yöneticiliği, tehdit, gasp ve cinayete azmettirme gibi ağır suçlardan hüküm giymiş yeraltı figürleri peş peşe tahliye edildi. Özellikle Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bizzat cezaevinde ziyaret ederek "dava arkadaşım" olarak nitelendirdiği Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz gibi isimlerin serbest bırakılması adaletin iki yönlü işlediğini gösterdi.
Cezaevinden çıkan suç örgütü liderleri siyasi parti genel merkezlerinde ağırlandı, yerel yöneticilerle ve siyasetçilerle basına fotoğraflar verildi. Muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve öğrenciler ise kapasitesinin çok üstünde dolu olan yerlere karton sererek uyudukları cezaevlerinde tutuldu.
140 bin kişilik "açık hava cezaevi": Adli kontrol rejimi
Suç örgütlerine karşı alabildiğine esnek işleyen ceza hukuku, asgari insan hakları dahi elinden alınan, açlığa mahkum edilen yurttaşlara karşı adeta siyasi bir kalkan gibi devreye sokuluyor. Bunun en somut göstergesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesinde düzenlenen "adli kontrol" tedbirlerinin uygulanma biçimi.
Adalet Bakanlığı ve adli sicil verilerine göre, bugün Türkiye’de hakkında adli kontrol kararı uygulanan kişi sayısı 140 bin 280’e ulaşmış durumda. Üstelik bu kişilerin 10 binden fazlasını çocuklar oluşturuyor.
Haftanın belirli günlerinde karakola imza verme zorunluluğu, ev hapsi ve elektronik kelepçe gibi uygulamalar, kişilerin mesleki ve gündelik yaşamlarını felç ediyor. Gazeteciler, akademisyenler, avukatlar ve öğrenciler yurt dışı çıkış yasaklarıyla izole ediliyor, uluslararası mesleki faaliyetleri ve eğitim hakları engelleniyor.
TCK 299: Cumhurbaşkanına hakaret
Yargının iktidar eliyle bir korkutma aygıtına dönüştürülmesinin en belirgin yasal aracı ise Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi, yani "Cumhurbaşkanına hakaret" suçu.
Geçmiş dönemlerde yılda birkaç dosyayı geçmeyen bu suçlama, 2014 yılından itibaren devasa bir cezalandırma fabrikasına dönüştü.
Son yıllara ait resmî adalet istatistikleri incelendiğinde, bu madde kapsamında açılan soruşturma sayısının 200 bine dayandığı, on binlerce yurttaşın ise mahkeme salonlarında sanık sandalyesine oturduğu görülüyor.
Sosyal medya beğenileri, sokak röportajları ve ekonomik krize dair eleştiriler dahi doğrudan bu suçun konusu haline getiriliyor.
Dosyalar arasında yüzlerce çocuğun yargılanması, ceza hukukunun caydırıcılık amacını aşarak toplumsal bellekte bir korku duvarı örmek için kullanıldığını kanıtlıyor.
İki farklı tahliye pratiği
Bu politikanın doğal sonucu, infaz kurumlarında yaşanan kriz oldu. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) verileri ve resmî kurum raporları, Türkiye cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 145 seviyelerine ulaştığını belgeliyor. Cezaevlerinin doluluk oranını, yalnızca gazetecilik yaptığı suçlamasıyla 75 gün tutuklu kalan İsmail Arı savunmasında şu sözlerle anlatmıştı: “Kapasitenin çok üstünde dolu olan bir koğuştayım ve 75 gündür yerde yatıyorum.”
Kadına karşı şiddet yargının konusu edilmiyor
Bir yanda sosyal medyada paylaştığı bir eleştiri yazısı nedeniyle tutuklanan öğrenciler varken, diğer yanda eşinden gördüğü şiddet sebebiyle can güvenliği tehlikede olan kadınlar bulunuyor. Bu kadınlar, kendilerini darp eden eşleriyle karakol odalarında barıştırılmaya çalışılıyor; şikayetleri işleme dahi alınmadan şiddet failleriyle tekrar aynı eve gönderiliyor. Yargının siyasi suçlarda cömertçe dağıttığı adli kontrol tedbirleri ve tutuklama kararları, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri söz konusu olduğunda ise akla dahi getirilmiyor.
Hatırlamak gerekiyor ki bu yılın mart ayında Fatmanur Çelik, Kur'an'a Hizmet Vakfı yöneticisi tarafından kendisinin ve üç yaşındaki çocuğunun istismar edildiğini belirterek adalet mücadelesi verirken, alınmayan koruma tedbirleri yüzünden kızıyla birlikte ölü bulunmuştu.
Gezi davası tutukluları, gazeteciler ve öğrenciler; infaz rejiminin en katı yorumlarına tabi tutularak idare ve gözlem kurullarının soyut "iyi halli olmama" gerekçeleriyle cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Gezi davasında yargılanan Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen hak ihlali kararları dahi yerel mahkemelerde karşılık bulmuyor.
Bir yanda uluslararası raporlara yansıyan organize suç ve uyuşturucu trafiğini besleyen, AKP ve MHP ile olan dostlukları ile koruma altına alınan ve sokakları tedirgin eden çete yapılanmaları; diğer yanda ise tek bir eleştirisiyle adli kontrol kıskacına alınan, yüz binleri bulan hakaret soruşturmalarıyla sindirilmek istenen ve cezaevlerine hapsedilen yurttaşlar...
Yargının organize suçla mücadele etmek yerine iktidarın siyasi pozisyonunu koruma görevini üstlendiği gerçeği, resmî istatistikler ve verilerle bir kez daha somut biçimde ortaya konuyor.