Donald Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasının ardından NATO üyesi Danimarka’ya bağlı Grönland’ın kontrolünü ele geçirmeye yönelik çıkışlarıyla başlayan ve hızla ABD-Avrupa ilişkilerinde bir kriz başlığına dönüşen süreçte yeni bir anlaşmaya varıldı. ABD Başkanı Donald Trump, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen tarafından 22 Eylül’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzalanan anlaşmaya göre Vaşington, adadaki askerî, siyasi ve ekonomik varlığını artırma hakkı elde ediyor.
ABD’nin Grönland’daki askerî varlığını dayandırdığı hukuki bir düzenleme hâlihazırda yürürlükteydi. Nitekim Grönland, ABD emperyalizminin radarına Trump’la birlikte değil, çok daha önce girmişti. ABD’nin adadaki askerî varlığı II. Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanıyor. Savaşı izleyen dönemde de büyük bölümü Kuzey Kutup Dairesi içinde kalan Grönland, ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ni kuşatma stratejisinin önemli karakollarından biri haline geldi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından stratejik önemini görece yitiren Grönland, bir dizi gerekçe nedeniyle Trump döneminde yeniden ABD emperyalizminin dünyanın farklı bölgelerinde gözünü diktiği coğrafyalar listesindeki yerini aldı. Bu gerekçeleri Arktik üzerindeki hâkimiyet bakımından adanın stratejik konumu ve iklim değişikliğiyle açılması beklenen yeni ticaret rotaları; buzulların erimesiyle erişilebilir hâle gelebilecek, özellikle teknoloji sermayesi açısından önem taşıyan zengin maden ve nadir toprak elementi rezervleri; balistik füze erken uyarı sistemleri ile Trump’ın Altın Kubbe füze savunma sistemi projesi bakımından Grönland’ın taşıdığı askerî ve jeostratejik önem; Çin ve Rusya’nın Arktik ve Batı Yarımküre’deki etkisini sınırlandırmayı amaçlayan, Monroe Doktrini’ni yeniden öne çıkaran yeni ABD dış politika yönelimi olarak sıralamak mümkün. Grönland’ın jeostratejik ve ekonomik öneminin yanı sıra Yeni Sağ ideolojisiyle donanmış Silikon Vadisi sermayesinin ada üzerinde geliştirdiği ideolojik ve hatta spiritüel emelleri de bu tabloya eklemek gerekiyor.[1] Görüldüğü üzere ABD’nin Grönland’ı hedef alan yaklaşımı Trump’ın kişisel özelliklerinin ötesinde nedenlere dayanıyor.
Anlaşma Neleri İçeriyor?
Yeni anlaşma, Grönland’a ilişkin 1951 tarihli ABD-Danimarka Savunma Anlaşması’nı güncelleyerek Vaşington’un adadaki askerî yetkilerini önemli ölçüde genişletiyor. Buna göre ABD, Pituffik Uzay Üssü’ndeki varlığını genişletebilecek; ayrıca Narsarsuaq ve Mestersvig’de iki askerî üsse daha sahip olacak. ABD, tarafların karşılıklı mutabakatıyla Grönland’ın diğer bölgelerinde yeni askerî üsler de kurabilecek. Düzenleme aynı zamanda ABD’ye Grönland genelinde hava sahasına erişim ile adanın karasularında deniz ve denizaltı unsurları için geniş kapsamlı bir askerî hareket serbestisi sağlıyor. Belirlenmiş askerî üslerin dışında radar istasyonları gibi insansız ABD askerî tesislerinin kurulabilmesine de olanak tanıyor. Metinde Grönland’ın ABD’nin inşa etmeyi planladığı Altın Kubbe füze savunma mimarisi açısından taşıdığı önem de açıkça vurgulanıyor.
Anlaşmanın kapsamı yalnızca ABD’nin askerî varlığının genişletilmesiyle sınırlı değil. NATO üyesi olmayan ülkelerin Grönland’da askerî varlık göstermesi yasaklanırken, NATO veya AB üyesi olmayan ülkelerin kritik altyapı ve doğal kaynakların çıkarılması da dâhil olmak üzere “stratejik açıdan hassas” sektörlerde yapacağı yatırımlara kısıtlamalar getiriliyor. Üstelik anlaşmanın belirli bir sona erme tarihi bulunmuyor. Grönland’ın gelecekte bağımsızlığını kazanması hâlinde dahi NATO içinde kalması ve ABD ile mevcut savunma düzenlemelerinin devam etmesi güvence altına alınıyor.[2]
Trump Kazandı mı Kaybetti mi?
Yeni anlaşma, Avrupa liberalleri ile ABD Demokratlarına yakın çevrelerde mutlulukla karşılandı.[3] Bunlara göre, Grönland’ı ilhak etmekten söz eden Trump, Avrupa diplomasisinin kararlı tutumu sayesinde geri adım atmak durumunda kaldı. Öyle ki Britanya emperyalizminin muteber düşünce kuruluşlarından Chatham House’da yazan bir analiste göre anlaşma “zorbalık karşısında diplomasinin zaferi” ve Danimarka’nın izlediği yol da büyük güçlerin baskısı karşısında çıkarların nasıl savunulabileceğine ilişkin örnek bir diplomasi başarısı.[4]
Bu bakış açısının temel dayanakları, Grönland’ın ABD tarafından işgal edilmekten kurtulmuş olması ve anlaşma metninde Danimarka’nın egemenliğinin ve Grönland’ın kendi kaderini tayin hakkının tanınması. Egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkına ilişkin hükümlerin gerçekte kâğıt üzerinde kaldığını görmek için ise yine anlaşma metninin kendisine bakmak yeterli. Öyle ki anlaşmada ABD’ye Grönland’ın farklı bölgelerinde yeni savunma alanları kurma imkânı tanıyan hükmün, Vaşington tarafından Danimarka ve Grönland üzerinde sürekli bir baskı aracına dönüştürülmesinin önünde ciddi bir engel bulunmuyor. Kurulacak her yeni ABD üssü, Danimarka’nın ada üzerindeki egemenliğinde yeni bir gedik açılması anlamına gelecektir.
Grönland’ın kendi kaderini tayin hakkına ilişkin tablo da farklı değil. Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland’ın gelecekte bağımsızlığını kazanması hâlinde dahi NATO’da kalmasının ve ABD’nin ada üzerindeki askerî varlığının devamının şimdiden güvence altına alınması, bağımsızlığın daha gerçekleşmeden hangi sınırlar içinde kullanılacağının belirlenmesi anlamına geliyor.
Aslında olan, ABD’nin adaya yönelik doğrudan bir işgal harekâtına girişmeden Grönland üzerindeki etkisini ciddi ölçüde genişletmesi. Üstelik Vaşington, 1951 Anlaşması’nın geçerliliğini NATO Antlaşması’nın yürürlükte kalmasına bağlayan hükmünün aksine, yeni düzenlemeyle bu kazanımları belirli bir süreyle sınırlamaksızın kalıcılaştırıyor. Dolayısıyla anlaşmayı Trump’ın geri adım atması ya da Avrupa diplomasisinin zaferi olarak yorumlamak oldukça zorlama.
Böylesi yorumların arkasında, söz konusu yorumların yayınlandığı mecraların insan aklıyla dalga geçme alışkanlığının yanı sıra, ABD-Avrupa ilişkilerinin temel niteliklerini görmek mümkün. ABD ile Avrupa’daki kapitalist devletler arasındaki ilişkinin temel belirleyeni, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası siyasal dengede Avrupalı güçlerin Sovyetler Birliği karşısında ABD’nin kanatları altında toplanmasıydı. NATO çerçevesinde kurumsallaştırılan bu ilişki, müttefiklik görüntüsünün ötesine geçildiğinde Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını içeriyordu ve hâlen de içeriyor. Günümüzde ise bu ilişkinin eşitler arası bir ittifak biçimindeki görünümü giderek aşınırken, yerini zor kullanımının daha açık biçimlerine bıraktığı görülüyor. Bu dönüşümün arkasında ise emperyalizmin içinde bulunduğu kriz koşulları yatıyor.
Sonuç: Bir Kriz Semptomu Olarak Grönland
Emperyalizm, devletler arası ilişkilerin “alışılagelmiş” işleyişinde köklü dönüşümlere işaret eden yeni gelişmelerin yaşandığı bir kriz döneminden geçiyor. Oysa liberal/ana akım yaklaşımların alışılagelmiş olarak algıladığı bu ilişkiler, zamandan ve mekândan bağımsız bir “normal” işleyişin değil, geçtiğimiz yüzyıl boyunca ulusal ve uluslararası ölçekte yürütülen siyasal mücadelelerin ürünüydü. Söz konusu ilişkilerin değişmez bir düzenin parçasıymış gibi algılanmasının ardında ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bozulan güç dengesinin uzun süre uluslararası siyaseti belirlemiş olması yatıyor. Günümüzde ise neredeyse her gün bir yenisiyle karşılaştığımız “anormallikler”, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından uluslararası güç dengesinin kendi lehine radikal biçimde değişmesiyle karşısında tahakküm kurabileceği sınırsız bir dünya bulan emperyalizmin fabrika ayarlarına dönmesinin bir sonucu. Ancak emperyalizmin özünde sömürü, savaş, işgal, talan ve yağma olduğu kadar, sermaye düzeninin son aşamasına denk düştüğü ölçüde çelişkiler ve krizler de var.
Emperyalizmin içinde bulunduğu krizi ABD’den bağımsız ele almak mümkün değil. ABD’nin krizi, üretim alanındaki açık üstünlüğünü başta Çin olmak üzere Küresel Güney ülkelerine kaptırmasında ve finans alanındaki başat rolünün giderek aşınarak daha fazla sorgulanır hale gelmesinde kendisini gösteriyor. Bu alanlarda giderek gerileyen üstünlüğün ABD’nin elindeki bir diğer önemli üstünlük başlığı olan askerî kapasitenin daha saldırgan biçimde öne çıkarılmasıyla telafi edilmesi amaçlandı. Ancak İran Savaşı örneğinde açıkça görüldüğü üzere, ABD’nin askerî kapasitesinin de yenilmez ve mutlak bir kudrete denk düşmediği ortaya çıktı.
Yerleşik siyasi aktörler ve geleneksel yönetme biçimleri bu kriz koşullarına yanıt üretmekte başarısız oldukça, Trump gibi “alışılagelmiş” olmayan figürler ve bir NATO ülkesine bağlı toprakların ilhakını açıkça gündeme getirmek gibi mevcut düzenin sınırlarını zorlayan uygulamalar siyaset sahnesinde kendilerine yer bulabiliyor.
ABD’nin içinde bulunduğu kriz, ülkenin emperyalist-kapitalist sistemin merkezinde yer alması nedeniyle doğrudan emperyalizmin krizi olarak yaşanıyor ve bunun en önemli semptomlarından birini emperyalistler arası ilişkilerde yaşanan dönüşümler oluşturuyor. Bu bağlamda giderek derinleşen ABD-Avrupa ilişkilerindeki fay hattının en açık biçimde hissedildiği sarsıntılardan biri olan Grönland gündemi şimdilik, ABD’nin Avrupalı “müttefiklerine” kendi çıkarlarını açıkça dayattığı bir anlaşmayla bir süreliğine yatıştırılmış görünüyor. Üstelik söz konusu çıkarlar, Avrupalı güçlerin çıkarlarıyla bütünüyle örtüşmek bir yana, Grönland örneğinde açıkça görüldüğü üzere onlarla karşı karşıya da gelebiliyor.
[1] ABD emperyalizminin Grönland üzerindeki emellerinin tarihsel gelişimi ve güncel boyutlarının ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz. Mehmet Yaşar Kaya, “Trump’ın Dinmeyen Grönland Sevdası,” Devrim, Sayı 15, Yaz 2026.
[2] Anlaşma metninin tamamı için bkz. The White House, Agreement Between the Government of the United States of America and the Government of the Kingdom of Denmark Together with the Government of Greenland, 22 Eylül 2026. https://shorturl.at/4hIHE
[3] Birkaç örnek için bkz. Miranda Byrant, “After So Long in Trump’s Sights Hopeful Greenlanders Breathe a Collective Sigh of Relief,” The Guardian, 24 Eylül 2026. https://shorturl.at/nh3fy; David Keyton, “Trump’s push to acquire Greenland almost broke NATO. The winner of it all may be... Greenland,” AP News, 24 Eylül 2026. https://shorturl.at/Ze9P5
[4] Marc Weller, “Denmark’s Greenland Deal with Trump is a Victory for Diplomacy over Bullying,” The Chatham House, 24 Eylül 2026. https://shorturl.at/LICDb