Merkez Hakem Kurulu(MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu ve beraberindeki 6 Türkiye Futbol Federasyonu(TFF) ve MHK yöneticisi, 29 Eylül sabahı başta eziyet(mobbing), resmi belgede sahtecilik gibi suçlar olmak üzere; kapsamı beraberindeki diğer futbol davalarını da içeren bahis ve para hareketleri incelemeleri de gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve yine MHK Başkanı Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu 5 kişi tutuklandı.
1 Ekim’de ise, aynı soruşturmanın devamı kapsamında hakem Yasin Kol ve yardımcı hakem Göktuğ Hazar Erel de gözaltına alındılar. Hakemlere yöneltilen suçlamalarda ise Gündoğdu ve yöneticilerden farklı olarak yasa dışı bahis, resmi belgede sahtecilik suçlarına iştirak ve görevi kötüye kullanma iddiaları yer alıyor.
Bu gözaltı ve tutuklamaları, şimdiye kadar yapılan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’in de ara ara kamuoyuna açıklamalar yaptığı bu geniş çaplı futbol dünyasına yönelik operasyonların yeni bir halkası olarak değerlendirmek mümkün. Ancak her gelişme, yapılan operasyonların ve devam eden soruşturmaların nerelere uzanacağını düşündürmeye ve kamuoyu gündemini meşgul etmeye devam ediyor ve esas başlık aynı olsa da üzerine tartışılacak yeni durumlar ortaya çıkarıyor.
Bu son gözaltı dalgasında, MHK Başkanı Gündoğdu ile hakem Yasin Kol’un, maçlar için yapılan hakem atamalarında özel yazışmaları da basına yansıdı ve hangi maça hangi hakemin verileceği gibi konuların nasıl ve hangi şartlarda konuşulup belirlendiği tartışmalara yol açtı.
Yaklaşık 4 yıl önce, MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu, hakem atamalarında bir “yapay zekadan” yardım alındığını ancak atamaların tam otomatik olmasının mümkün olmadığını açıklamıştı. Geçen sezonun devre arasından itibaren de MHK ve TFF’nin ortak duyurusuyla hakem atamalarında Veri Tabanlı Atama Sistemi (VeTAS) adıyla yeni bir uygulama duyurulmuş, bu uygulamanın amacının da yine bizzat Gündoğdu tarafından hakem atamalarında insan müdahalesini en aza indirmek olduğu vurgulanmıştı. Tabii Türkiye’de futbol denince sular pek durulmaz, iki sezondur yerli hakemlerle ilgili çeşitli iddialar ve süren soruşturmalar kapsamında adı geçen hakemlerden “mağdur” olan futbol kulüplerinin yoğun baskısı sonucu; ligimizde kritik maçlarda yabancı hakem uygulaması da yaklaşık 3 sezondur sürüyor ve federasyon, kulüplerin talebi olduğu takdirde bu kuralı uygulamaya devam ediyor.
Bu noktada, öncelikle iki önemli hususu netleştirmek için durmak gerek. Birincisi, elbette TFF bir “resmi” kurum değil; dolayısıyla yapacağı uygulamalar federasyonun bünyesinde ve paydaşlarının sorumluluğuna ait. Yani bir hakem atamasının, bizzat MHK Başkanı’nın talimatıyla belirlenmesi ya da bir ekibin belirlemesi, bir veri sistemi ile belirlenmesi yahut kura yoluyla rastgele seçilmesi de; teknik olarak mümkün. Buradaki tartışmaları hukuki sınırlar değil, usul ve teknik yetkinlik seviyesi belirliyor. Dolayısıyla, kamuoyunun çoğunlukla da kendi kulübünün mağduriyeti ile sınırlı itirazları ile TFF ve ona bağlı olarak MHK’nin bu konuda attığı adımlara yönelik tartışmalar çoğunlukla iç içe, birbirini baskılıyor ve ortaya korkunç bir kakofoni çıkıyor. İkincisi ise, özellikle de son olarak gözaltına alınan hakem Yasin Kol’un, hakemlik kariyerindeki dikkate değer yükselişi ve yönettiği maçlarda vermiş olduğu tartışmalı kararları, yaşanan sürece dair bir şeyler söyleyebilmek yerine yine tamamen taraftarı olunan kulübe dair mağduriyet çerçevesinde ele alınması ile sonuçlanıyor. Günün sonunda herkesin kendi penceresinden ‘haklı’ olduğu, adalet duygusunun tesis edilmesini güçleştirdiği bir tablo ortaya çıkıyor ve bu durum ülkedeki futbol atmosferinin bir türlü tansiyonunun düşmemesine yol açıyor. Bu yüzden, bir hakemin insani olarak hatalı bir karar vermesi ile bir kulübün kaderiyle oynanması, bir hakemin ülkenin en üst düzey liginde hakemlik görevini üstlenebilecek yetkinlikte olup olmaması ile mevcut federasyon yapısının böyle bir yetkinliği sağlayacak kapasitede olup olmadığı tartışmaları da yine çoğunlukla iç içe geçiyor, yalnızca çözümsüz bir negatif iklim oluşuyor.
Bu iki hususu ayırt etmek neden önemli: Bir hakemin tartışmalı bir karar vermesi ya da MHK’nin hakem atamalarında nasıl bir yöntem izlediği, ya futbolun içeriğine ya da futbol yönetimi işleyişine dair bir tartışma başlığı olacağı için; bu yazının konusu değil. Konunun doğası gereği, bu tartışmalar her daim var olacaktır ve bunları tartışmak için konuyu yalnızca bir spor meselesi olarak ele almak gerekiyor.
O halde yaklaşık 2 yıldır devam eden bu operasyonlara nasıl bakmalı sorusuna geri dönelim. Kulüp yöneticisinden hakemine, futbolcusundan kulüp personeline kadar; futbol ekosisteminin tüm paydaşlarına uzanan ve çarşaf çarşaf dökülen bahis oynayanların isim listeleri, verilen hak mahrumiyeti cezaları, tartışmalı hakem atamaları, hakemlerin hesap hareketlerinin incelenmesi… Gerçekten de tüm bunları tekil olarak bir kulübün üzerinde oynanan oyunlardan ya da birkaç iş bilmezin işini iyi yapmamasından dolayı ülke futbolunun bu hale gelebileceğinden ibaret görmek, meseleyi ciddi bir biçimde ıskalamak değil midir?
Birkaç yıldır, liberal entelijansiyanın ve akademik laf kalabalığının yeni icadı “liyakat” kavramı ile toplum olarak epey haşır neşiriz. Söz konusu kavramı, ilgili alanda işinin ehli kimselerin yapması yerine, dar bir ağın ve kariyeri o sorumluluğu yerine getiremeyecek kişilerin olmaması gereken makamları işgal etmesi sonucu ortaya çıkan haksızlık, kötü yönetilme, adaletsizlik vb. birtakım problemlerin açıklanmasında sıklıkla duyar olduk. Böyle bakınca, çok haklı bir tespitin getirdiği iyi bir eleştiri gibi dursa da, tıpkı bu örnekte de olduğu gibi esas meseleyi ıskalayan bir yaklaşım olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Oysa Anadolu’da çok daha güzel bir söz vardır: “Mühür kimdeyse, Süleyman Odur.” Ülkede her ne olup bitiyorsa, futbola olan da budur; eksiği ya da fazlası değildir. Ülke nasıl yönetiliyorsa, futbolu da öyle yönetilmektedir ve ülkeye dair ne tartışılıyorsa, hatta hangi tartışmalar yanıltıcıysa; bu örnekte de aynı formül oldukça geçerlidir.
Örneğin, son yıllarda hakemlerle ilgili kamuoyunda artan ciddi şikayetler sonucu özellikle sosyal medya hesaplarında hakemlere ve maçlarda vermiş oldukları kararlara yönelik eleştiri, hakaret* vb. ifadelerde bulunan yurttaşların mahkemelere verilmesi ve hakemlerin bundan ciddi gelirler elde etmesi ile; Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine, kolluk kuvvetlerine hakaret vb. suçlamalar ile özgürlükleri alıkonulan, para cezasına çarptırılan yurttaşların maruz kaldığı hukuki zorbalık birbirine hiç mi benzememektedir?
Örneğin, daha önceki bir yazımda ideo’da da dosyasını açtığımız, Türkiye A Milli Erkek Futbol Takımı’nın Dünya Kupası’na katılma başarısı göstermesi ile futbolculara prim olarak tahsis edilecek villa projesindeki hukuki usulsüzlük ve bölgenin talanı ile, memleketin her yerine istila edercesine çöken sermaye arasındaki örüntü birbirinden çok mu uzaktır?
Örneğin, yine aynı Dünya Kupası’na katılım için hazırlanan bir tanıtım videosunda cümle alem bu turnuvaya sporun halkları bir araya getiren ve eğlence yönünü ön plana çıkaran, ulusların kültürel ögelerine yer verilen birbirinden güzel şekilde katılırken bizde ise tanklı tüfekli, İHA-SİHA’lı, “yerli araç” konvoylu, adeta AKP ve savunma sanayi reklamı gibi çekilen ve TFF’nin özel olarak videoyu hazırlayan AKP teşkilatlarına teşekkür ve methiyeler dizerek paylaşması, memlekette olan bitenden bağımsız bir görüntü müdür?
Örneğin, yukarıda da bahsettiğim bahis soruşturması kapsamında futbolun türlü paydaşlarının bahis oynadıkları için aldıkları cezalar ile -üstelik bu insanların önemli bir çoğunluğunun da maddi olarak toplumun fersah fersah önünde kimseler olduğunu hatırlayalım- bu insanların dahi kısa yoldan zengin olmak, bir koyup üç almak hırsıyla yanıp tutuşan kimselerden oluşması ile; son yaşanan fon krizi ve sonuçlarındaki benzerlik hiç mi şüphe uyandırmamaktadır?
Bu örnekleri çoğaltmak istersek, yazıyı dahi tamamlamak mümkün olmayacaktır. Ancak ülke için ne diyorsak, ülke futbolu için de aynı sözümüz geçerlidir. Bu ülke, içinde bulunduğu beladan nasıl kurtulacaksa; ülke futbolu da içinde bulunduğu belalardan aynen öyle kurtulacaktır.
Bitirirken, yıllardır bitmek bilmeyen bir “gündem değişikliği” konusunu da bu vesileyle hatırlatmak istiyorum. Ülkemizde böyle bir eğilim var: Önce büyük bir gelişme yaşanır, ardından yaşanan birkaç gelişme ise önceki büyük gelişmenin ‘unutturulması’ amacıyla ortaya çıkarılmış bir gündem değişikliği hamlesi olarak okunur. Son yıllarda biraz azalmış olsa da, devam eden futbol operasyonlarına dair bu tespitin yine yükselmeye başladığını gözlemliyorum. Bu elbette temelsiz, tümden haksız bir yaklaşım değil. Ancak hiçbir gündemi de, kendi başına ne ifade ettiği ve neyin önüne geçtiği bilgisi ile ele alamayız. Fon krizini unutturmak için futbolda yeni dalga operasyonlarının düğmesine basıldığını söylemek ile, burada yaşanan rezaletleri küçümseyip yabana atmak birbirine karıştırılmamalıdır. Üstüne basa basa söylediğimiz gibi, ülkeye ne oluyorsa ülke futbolunun başına gelen de budur. Bu ve benzer tüm meselelerde yaklaşımı bu yönden kurmak kanaatimce çok daha sağlıklı bir yaklaşım biçimidir.
Bu vesileyle, hem yeni formatıyla ve yeni yayın yüzüyle çıkışını yapan İdeo için yolumuz açık olsun dileklerimi iletiyor; hem de; “Anlatılan Senin Hikayendir”, demiştik; senin, benim, bizim ve hepimizin hikayesini anlatmaya devam edeceğimizi ifade etmek istiyorum.
NOTLAR:
* Buradaki sosyal medya paylaşımları meselesini, elbette holiganca bir tutumla ve gerçekten de suç teşkil eden unsurlar ile birbirinden ayırmakta fayda var.
[3] https://www.tff.org/default.aspx?ftxtID=46527&pageID=248